• Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
Araçlar

engincivan.net

Sa
12
Ara
Suriye II PDF
Engin Civan tarafından yazıldı   
Salı, 26 Temmuz 2011 00:19
Şam Tatlısı başlıklı Suriye analizimin ikinci bölümüne devam etmek istiyorum. Birinci bölümle ilgili aldığım bir çok yorum ' Biz Suriye'yi yakından tanımıyormuşuz' mealinden oldu. Birkaç ırkçılık suçlamasını da mecburen sineye çektik, çünkü esas olan durum tespiti yapmaktı.

Benzemez kimse sana

Arap Baharı Tunus'ta başladı, Mısır, Libya Bahreyn derken Suriye'ye dayandı. Diğer üklelerde sonuç nispeten hızlı alındıysa da Suriye'de rejim değişikliği çabuk olmayabilir. Arap dünyasına baktığımız zaman iki güçlü kurum görmekteyiz. Ordu ve 'Müslüman Biraderler'. Liberal aydınlar sivil toplum örgütleri ve sol yok denecek kadar zayıf . Bu durumda en güçlü iki kurumun temsil ettiği ideolojilerin çatışması kaçınılmaz olmakta.

Mısır'da Mübarek'in koltuktan inmesi çok kolay oldu, çünkü Mısır Genel Kurmay'ı Mübarek'in arkasında durmadı, Amerikalı meslektaşlarına kulak verdi. En köklü 'Müslüman Biraderler' geleneğine sahip Mısır'da bu grup meşrulaşıp politik hayata girmeyi kabul edince iş çorap söküğü gibi çözüldü.

Suriye farklı bir profil çizmekte, diğer Arap ülkelerine benzememekte. Tavrına hayran olunur mu?  Sanmam. Suriye'de Al Assad rejimi Alevi generallerle birlikte orduya hakim. Müslüman Biraderler ordunun ateş gücüne sahip değiller, dolayısıyla çatışma ve ayaklanmalar sürüp gidebilir.

Mezhep çatışması mı?

Kolaya kaçan yorumlar bu hareketin bir demokratik ve özgürlük hareketi olduğu yolunda. Türkiye kökenli analizler 'Sırça Köşkte' oturma psikoljisinden etkilendiği için genelde bu yolu seçmekte. Hatırlatayım analizimin ilk bölümünde Suriyeli Alevilerin iktidar yürüyüşünün 40 yıl gibi kısa bir tarih dilimi olduğunu belirtmiştim. Şimdi Fransızlar öncesi Suriye'de hakim olan 'müesses nizam' tekrar filizleniyor.Ve 500 yıllık geçmişi olan düzen Sünni mezhep ağırlıklı.

Son Güncelleme ( Salı, 26 Temmuz 2011 00:38 )
Devamını oku...
 
Şam tatlısı kaç para? PDF
Engin Civan tarafından yazıldı   
Perşembe, 14 Temmuz 2011 00:24

Suriye'de Arap Baharı rüzgarıyla ayaklanmalar devam etmekte. Hillary Clinton konuyu görüşmek üzere Türkiye'ye geliyor. Yemindi, Panpişti, Fenerdi derken konunun karambole gelmesinden korkarım. Suriye pokerinde pot çok yüksek, Tunus, Mısır ve Libya ile karıştırmamak gerek. Türkiye için inanılmaz riskler bulunmakta.

Bu konuda mahdut sayıda da olsa, meraklı okurları aydınlatmakta fayda var, çünkü Suriye'nin sisteminden ve yaşananlardan alınacak ders çok.

Suriye'nin Etnik Yapısı

Türkiye'nin Milli Eğitim politikası Batı'ya yönelik olduğu için Doğu ve Orta Doğu konusunda toplumsal bilgi birikimi oldukça düşük. Bu nedenle analize bir ufuk turuyla girmek istiyorum.

Suriye'nin 25 milyonluk nüfüsunun üçte ikisi Sünni müslümandır. Osmanlı'dan aldığı deneyimle dini konularda bilinçli bir şekilde sayım yapmaz, bu nedenle etnik yapıyı ancak tahmin etmek mümkündür. Suriye'de yaşayan Aleviler'in sayısı yaklaşık 1.5 milyondur. Bu gruba Şiiler ve İsmailer'de eklenirse, Sünni olmayan müslümanlar yüzde 13 civarındadır. Öte yandan değişik Hıristiyan gruplarda nüfüsun yaklaşık yüzde 10'nu oluşturur.

Alevilerin Suriye Deneyimi

12nci yüzy
ılda İbn-i Nusayr'ın liderliğinde Şii İslam'dan kopan Aleviler 1920'li yıllara kadar Nusayri olarak anıldılar. Hatay'a yakın Latakya bölgesinde yoğunlaşan Aleviler genelde toplumun kırsal ve fakir kesimini oluşturmuşlardı. Sünniler ise toplumun kentsel, ekonomik ve politik omurgasını ellerinde tutmaktaydı. Sünniler Nusarileri aşağılayıp dışladığı için aslında bir Şii kavramı olan 'Takkiye' Suriyeli Alevilerin 'Survivor' koruma zırhı olmuştu.

Fransız Kalmayalım

Birinci Dünya Savaşı kaybeden Osmanlı Suriye'yi Fransa'ya bırakır. Savaştan önce, yıllarca Nusayrileri, Osmanlı tarafından desteklenen Sünni çoğunluğa karşı kışkırtan Fransa'nın eli rahatlar. Fransızlar ilk iş olarak 1920 senesinde Nusaryilerin ismini Alevi olarak değiştirirler. Böylece Fransızlar Hırıstiyan ve Dürzülerle beraber Hz. Ali ile bağlantı kurmuş olan Alevi azınlığı yanlarına alıp, Osmanlı bakiyesi Sünni çoğunluğa karşı denge oluştururlar. Tabii ki Fransız stratejisinin esas unsuru Fransa'nın sömürge çıkarlarıdır.

Son Güncelleme ( Salı, 26 Temmuz 2011 00:39 )
Devamını oku...
 
SINIRLAR DEĞİŞMEZ PDF
Engin Civan tarafından yazıldı   
Salı, 14 Haziran 2011 00:36

Yazıyorum yazıyorum (yanlış anlaşılma riskine rağmen) bir türlü anlatamıyorum. Hata bende herhalde. Tekrar yazacağım ve bu bağlamda seçimleri yorumlayacağım.

 

Daha önce belirttiğim gibi 'Sünniler Muktedir' oldu. Gidişat pek değişeceğe benzemiyor.

 

Eskiden muhafazakar sağ denirdi, şimdi vesayet sistemi erimeye başladığı için açık konuşabiliyoruz.

 

AKP, SP, HAS, BBP ve DP partilerinin aldığı toplam oy yüzde 53.5. Bu orana MHP'den 10 puan eklersek toplam oy yüzde 63.5 eder. İşte size çekirdek tabanı Sünni müslüman olan, bekli biraz laiklerden, belki biraz Alevilerden belki biraz beyaz Türklerden oy almış blok.

 

Kemalizm, darbeler, asmalar ve kesmelerin uzun vadede hiçbir işe yaramadığını ve sayısal çoğunluğun,

akan su misali, kendi mecrasını bulacağı aşikar. Entelektüel açıdan 'Çoğunluğun kararları doğru mudur?'  tartışmasına girmeyeceğim, çünkü ayrı bir analiz konusudur.

 

Klişe keramettir. Türkiye'de sağ yüzde 65 sol yüzde 35 tir. Gerisi teferruattır. Sağı toparlayan lider iktidarı kesintisiz elinde tutar, ta ki çeteler devreye girinceye kadar. Önemli olan sağı elinde tutan liderin yozlaşmamasıdır.

 

Şimdi gelelim parti bazında kazanan ve kaybedenlere ve realite çekapına.

 

AKP: Oyunu arttırdı vekil sayıs azaldı. Başarılı mıdır? Evet başarılıdır, çünkü kimin eli kimin cebinde olduğu belli olmayan bir ülkede üç defa iktidar koltuğuna oturmak zordur. Kendi çıkarlarını her türlü çıkarın üzerinde tutan medya, adalet ve savunma sistemlerini bünyesinde barındıran bir ülkede iktidarı korumak zordur. AKP bunu başardı. Mutsuz çoğunluklar sandık başında konuştu.

Son Güncelleme ( Salı, 14 Haziran 2011 00:51 )
Devamını oku...
 
WHERE IS THE KEKLİK ? PDF
Engin Civan tarafından yazıldı   
Pazar, 15 Mayıs 2011 12:51
Seçimler yaklaşıyor. Türkiye havaya girmiş, herkesin sonuçlarla ilgili tahmini var. Tahminlerin çoğunun ardında sonucu etkileyip iktidar denklemini kendi lehine bozmaya çalışanların sayısı yüksek.

Politikaya soyunmadığım için sempatik olmak zorunda değilim. Medya patronum olmadığı için taraflı olmak zorunda da değilim. Sadece kayıda geçmesi dileğiyle seçim konusunda bir analiz yapmak istiyorum.

Önce Kendi Pozisyonum

Daha önce bu köşede defalarca yazdım. Dünyadaki değişim rüzgarını Türkiye'de yakalayan tek parti AKP'dir. Doğrusuyla, yanlışıyla demokratikleşme adına attığı adımları destekledim. Çağdaş yaşamın sağlandığı, faşizimden arınmış, bürokrasinin derin koridorlarından yönetilmeyen bir Türkiye için AKP'in panzehir olduğunu düşünen birisiyim.

Malum Sonuç

Genel kan
ı AKP'in iktidarı tek başına yakalayacağı doğrultusunda. Referandumda yüzde 55 olarak çıkan evet oyları 10 puan azalsa bile yüzde 45'le AKP yine iktidar ve Erdoğan en uzun hizmet gören Başbakan olmaya aday.

Bu görüşü savunanlar AKP'in ekonomik başarısını öne sürmekteler. Burada bir parantez açacak olursak, özellikle en düşük gelir seviyesindeki yüzde 20'nin son 8 yılda ciddi aşama kaydettiğini görüyoruz. Bence bu AKP'in en büyük seçim kozudur.
Son Güncelleme ( Salı, 26 Temmuz 2011 00:39 )
Devamını oku...
 
Sabah Gazetesi söyleşisinin tam metni PDF
Engin Civan tarafından yazıldı   
Çarşamba, 09 Mart 2011 21:43

Ocak 2011'de hiç tanışmadığım bir gazeteci  beni aradı ve söyleşi yapmak istediğini söyledi. Başımdan geçen felaketin üzerinden 17 yıl geçmesine rağmen bu konudaki rezaletleri unutmadım ve unutamam. Ben de kendisine detaylı bir şekilde yazılı cevaplar vererek bir dizi e-posta gönderdim.

İki gün önce soyleşinin bir bölümü yayınlandı. Doğal olarak Türkiye medyasının sansasyonel tarafı ağır bastı. Akabinde ünlü paparazziler konunun üstüne atladılar ve söylemek istediklerim biraz güme gitti.

Gazeteci arkadaş da bu duruma üzüldü. Kendisinden izin aldim ve benim e-postalarımdan çıkardığı ve gazeteye sundugu söyleşinin tam metnini burada yayınlıyorum.

Her musubetten bir hayır çıkar. Artık bundan 17 sene önceki gibi kontrol altında tutulan yerleşik medya yok. O medyayla dans eden adalet sistemi yok. İnternet medyası sayesinde ensesi kalın olmayanlar da sesini duyurabiliyor.

Şu anda çekindiğim medya patronum yok. Üzerimde iş takipçisi yayın yönetmeni baskısı yok. Tetikçi medyacıların sindirdiği adalet sistemine tabi değilim. Üstüne ustlük oy toplamak için sempatik olmak zorunda da değilim. Turkiye'de hiç bir iş yapmadığım için bana saldıracak bürokrasi de yok. Türkiye'de iş yapan patronum da yok.
Yani fikirlerimi korkmadan yazabiliyorum.

YAŞASIN internet medyası!

Söyleşinin tam metni :

Engin Civan ve Selim Edes isimleri uzun yıllar kamuoyunu meşgul etmişti. Olayın temeli 5 milyon dolarlık bir rüşvet alışverişine dayandırılıyordu. Civan, olayı, sonrasını ve Amerika'daki yaşamını ilk kez anlattı. Tarihe, 'Civangate Skandalı' olarak geçti. Olay, Emlak Bankası eski Genel Müdürü engin Civan'ın, 19 Eylül 1994'te, Alaattin Çakıcı'nın adamı Davut Yıldız tarafından vurulmasıyla patlak verdi. 5 milyon dolarlık rüşvetini geri alamayan ESKA İnşaat Şirketi'nin patronu Selim Edes, mafyadan yardım istemişti. Yargılandılar. Türkiye'de yıllardır hemen herkesin diline pelesenk olan, Selim Edes'in sarf ettiği "Rüşvetin belgesi mi olur p..." sözü litaretüre girdi. Aradan geçen yıllar Civan'ın yaşadıklarını unutturmamış, tam tersine kendi deyimiyle hep, 'sıcak' duruyor. Skandalın her iki kahramanı da Amerika'da yaşıyor. Bir arkadaşının yanında finansal danışman olarak çalışan Civan, aynı zamanda Washington'da küçük bir dükkanda plastik tabak, çatal, bıçak, kağıt havlu, telefon kartı ve nalburiye malzemeleri satıyor. Annesinin yemeklerini, Fatih Camii'nin avlusunu, Bebek'te yürüyüşü ve Beşiktaş maçlarına gitmeyi özlediğini söyleyen Civan'la Özal'la nasıl tanıştığını, genel müdürlük döneminde yaşadıkları, cezaevinden çıktıktan sonra ABD'ye gidişini ve en önemlisi Türkiye'de neleri özlediğini konuştuk.

Son Güncelleme ( Çarşamba, 09 Mart 2011 23:09 )
Devamını oku...
 
Ve Sünniler Muktedir Oldular PDF
Engin Civan tarafından yazıldı   
Salı, 07 Aralık 2010 14:46

İki gün önce Dışişleri Bakanı Davutoğlu'nu Georgetown Üniversitesi'nde izleme fırsatı buldum. Kendisi sempatik bir konuşmacı. İçerik olarak Fransız düşünür Braudel'in coğrafi gerçeklere dayalı analiziyle Türkiye'nin yeni bir restorasyon/tranformasyon döneminden geçtiğini vurguladı.

 

Baştan belirtmek isterim; başlığımıza Davutoğlu'nun konuşması ilham kaynağı olmadı. Bu başlık haftalardır aklımda ancak şimdi fırsat buldum. Dışişleri Bakanı'nın konuşması sadece başlığın teyidi oldu.

 

Davutoğlu konuşmasında komşularla 'sıfır sorun', Avrupa (özellikle Balkanlar) ve Asya ile (özellikle İran) iyi ilişkiler, Afrika'ya açılma özlemini dile getirirken adeta Osmanlı İmparatorluğu'nun en tepe noktada hakim olduğu ve nüfuzlu olmak istediği coğrafyalara değindi.

 

Analizimizin konusu Davutoğlu'nun ne kadar gerçekçi ya da ne kadar hayalperest olduğu değil. Sünnilerin muktedir olması çerçevesinden bakarsak güncel medyatik vızıltıların arasından ufku daha net görebiliriz.

  

Diyarbakır'lı Ziya Gökalp'tan  Bugüne

 

Türklük ve Türk kavramlarının fikir babası sayılan ve İttihat Ve Terakki Partisi'nin Kültür Komitesi üyesi, Zaza kökenli Gökalp, modernleşmeye susamış genç askerlere ideolojik altyapıyı oluşturdu.

 

Zamanın idealistleri modernleşme ve batılılaşma kavramlarını eş anlamlı kullanarak özellikle din unsurundan arınma ve kurtulma arayışına girdiler. Abdulhamid'in tahttan indirilmesi ve sağ kültürde sürekli Abdulhamid'e referans yapılması bir raslantı değildir.

 

Abdülhamit'in tahtdan indirilmesi  bir dönüm noktasıydı. Kostantiniye'nin fethiyle Bizans bürokrasisini, Mısır'ın fethiyle Sünni müslümanlığı kendine itici güç edinen Osmanlı İmparatorluğu, Abdülhamit'in gücünü kaybetmesiyle dağılma sürecine girdi. Oysaki aynı padişah İmparatorluğun en ciddi batılılaşma ve modernizasyon hamlesini başlatan padişahtı.


İttihatçilerin hayalperest ihtirasları olmasa İmparatorluk bu kadar çabuk dağılırmıydı ? Bilinmez.

Batıdan yükselen milliyetçilik dalgasına karşı, sanayi devrimi trenini kaçırmış Osmanlı ne kadar ayakta kalırdı, kestirmek zor. Ancak filmin  sonu hızlı ve kesin geldi.

 

Kemalistlere Yeterince Birikim Kaldı

 

Ulusal Bağımsızlık Savaşı herkesin malumu, o konuya girmeden, biz savaş sonrası ideolojik ortama bakalım. Evet İttihat Terakki dağılıp gitmişti ama Gökalp ve benzeri entellektüellerin bıraktığı kültürel model yerinde duruyordu. Müslümanlığı ve Osmanlı'nın Sünni modelini geriye düşmenin bir numaralı adresi gören askerler, çözümü Fransız laiklik modelinde buldu.

 

Fransızların laiklik modeli pratik bir çözümdü ama yeni cumhuriyette uygulanan şekli sürdürülebilir bir adaptasyon değildi. Fransızlar kamusal alanda laikliği uygularken Katolik kilisesinin adeta paralel bir devlet gibi Fransa'da faliyetini engellemediler.

Kemalistler ya bu farkı görmedi ya da görmemezlikten geldi.

200 Senede Geri Gelen Güç


Gazi Mustafa Kemal'in aklından geçenleri bilmiyoruz. CHP'ye alternatif olarak bir parti kurulmasına izin verdi. Bu parti o kadar büyük bir patlama yaptı ki parti anında kapatıldı. Bu toplumsal patlama ve acele kapatılma aslında arkadan gelecek partilerinde kaderinin işaret fişeği olacaktı.

Son Güncelleme ( Salı, 07 Aralık 2010 15:19 )
Devamını oku...
 
Zor Denge PDF
Engin Civan tarafından yazıldı   
Pazartesi, 20 Eylül 2010 01:25

Referandum bitti analizler mebzul. Eh artık banada bir analiz yapmak farz oldu.

Bundan  28 ay önce genel seçim sonuçlarını değerlendirirken 'Dörtiye = Dört Türkiye' analizimde bugünün sonuçlarını öngörmüştüm. O gün yazdım, CHP yeni bir partiye hamiledir. Bugün Kılıçtaroğlu doğdu.

Aynı analizde milliyetçilikten ulusalcılığa dönen MHP'yi mercek altına almıştım. MHP politikalarını sadece Kürt politikasına odaklamış olursa maliyeti yüksek olur, pahalıya mal olur şeklinde bir sonuca ulaşmıştım. 'Netekim' olduda.

Bölünme Var Mı?

Bence BDP boykotu başarısız olmuştur. Boykot kendini sadece Hakkari ve Şırnak gibi stratejik önemi olmayan illerde tam anlamda hissettirmiştir. Güneydoğu'da Van, Kars, Malatya v.b. illerde boykot ters tepmiştir.

Yakın çevremdeki dostlarıma haftalar önce kişisel referandum tahminimi 55-45 'Evet' olarak iletmiştim.

Bunu tahmin etmek o kadar basitti ki, masraflı araştırmalara gerek yoktu. İslamiyet kültür şemsiyesi altında olan Sünni Kürt vatandaşların 'Evet' oyları, ortadan 50-50 bölünmüş kamuoyunda yüzde 10'luk bir salınım yaratacak ve sonuç 55-45 'Evet' çıkacaktı. İstanbul, Türkiye'nin aynası olarak tam bu sonucu gösterdi.

Başka Bir Bölünme Var

Bölünme denince akla hemen Güneydoğu'da bağımsız bir Kürt Devleti gelmekte. Böyle bir sonuç ne bölgedeki Kürtlerin ne de Ankara'daki merkez yönetiminin yetkisinde. Bölünme konusunda oyuncu sayısı çok. Konu tarafları aşar. İlgili güçlerin çıkar çatışmasının kesiştiği ortak nokta, statükonun korunması. (Komplocuları rahatlatayım. İran'dan dolayı ABD, önümüzdeki 25 sene Irak ve Türkiye'nin toprak bütünlüğünü korumak arzusunda).

Ancak gözlerden kaçan başka bir bölünme var. Coğrafi olmayan, fiziksel olmayan başka bir kopma söz konusu. Trakya, İzmir ve çevresindeki iller siyaset kültürü olarak Anadolu yarım adasından tamamen kopmuş durumda!!!

Antalya, Mersin, Adana ve Hatay daha farklı. Bu illeri Trakya ve İzmir çevresi ile aynı kefeye koymak yanlış olur. Bu illerin 'hayır'da ortak olması koptukları anlamına gelmiyor.

İzmir bölgesi ve Trakya'nın bu kopukluğu önümüzdeki genel seçimde çok daha ciddi 'siyaset malzemesi' olmaya namzet.

Anayasa Değişikliği Tanzimat Kadar Önemli Bir Milat

Evrensel insan haklarına, devlet fetişiziminden uzak bir anayasaya yönelmek genelde hayırlı bir başlangıç. 200 yıldır çağdaşlaşma ve batılılaşma arasında bocalayan bir millet sonunda doğru yolu buluyor. Dünyada değişen rüzgarları doğru okuyamayan elitler (ya da kanaat önderleri) sonunda boyaya boyaya kendi kendilerini odanın köşesine sıkıştırdılar.

Son Güncelleme ( Pazartesi, 20 Eylül 2010 01:46 )
Devamını oku...
 
Bektaşi PDF
Engin Civan tarafından yazıldı   
Salı, 14 Eylül 2010 00:35

Referandum Bana Niçin Tuğrul Şavkay'ı Hatırlattı

Bu dünyadan göçeli yedi yıl olmuş, dün gibi. Bilen bilir, rahmetli Tuğrul, Türkiye'de gurme yemek ve onunla beraber kaliteli şarap ve benzeri unsurları kamuoyuna tanıştıran kişidir.

Boğaziçi Muhabbetleri

Tuğrul ile beraber üniversitede okuduğumuz yıllardı. 12 Eylül askeri darbesine giden yolun asfalt çalışmaları çoktan başlamıştı. Tuğrul fokur fokur, pozitif enerji yüklü, güleç. Konularımız belli. Asiye, pardon, Türkiye nasıl kurtulur?

Sağ modeller, sol modeller. Devrim şehirden başlayıp kırsala mı yayılacak yoksa kırsalda başlayıp kente mi inecek? Şair Özdemir Asaf'ın Bebek'teki mekanında, Kampüs'te Şakir'in çay ocağında esas konu bu.

Ecevit-Demirel çekişmesi işin tuzu biberi. Tuğrul dengeli bir yaklaşım içinde. Hem Cumhuriyet okuyor hem Tercüman. 'Türkiye Folklorunun El Kitabı'nı yazmış Tahir Alangu'dan, Türk romanının en üretken kalemi Kemal Tahir'den örnekler veriyor. Geleneklere takılmış, milli burjuvaziden yoksun bir toplumun devrim fakiri olduğuna dair sohbetler. Bu toplumda devrimin 'D' sini göremez, görse görse evrimi görür. 'Netekim', sonunda evrimi değil dört yıldızlı 'Evren'i gördük.

Neşesinde, piknik şahsiyetinde, damak tadı ve lezzet ayrılmaz parçasıydı Tuğrul'un. İster istemez konular, sonunda, Fransız kültürüne hakim birisi olarak, gastronomiye dayanıyordu.

O Günkü Türkiye

Nüfüsu genç Türkiye'de hatırlamayan hatırlayandan  fazladır. 70'li yıllardı.Türkiye soğuk savaşın pençesinde kıvranan fakir bir ülkeydi. Ankara'daki bürokratlar, politikada olduğu gibi ekonomiyi de çıkardıkları kanunlarla yürütüyorlardı. Döviz kanunla yasaklanmıştı, ithalat ayrıcalık aracı olan bir faktördü. Resmi kur üzerinden yapılan ithalat büyük rant kaynağıydı.

Son Güncelleme ( Salı, 14 Eylül 2010 00:48 )
Devamını oku...
 
Bir Düzine Neden PDF
Engin Civan tarafından yazıldı   
Salı, 24 Ağustos 2010 13:34

Anası danası derken geldik ilk ciddi anayasa değişikliğine. Havada dolaşan sloganlar içi boş balonlar gibi uçuşurken ben de konuşulmayan bir düzine gözlemimi sıralamak istedim.

Türkiye'nin içindeki coğrafyanın tarihi, 'hesaplaşma' silsilesi olarak özetlenebilir. Umarız anayasa değişikliği bu sefer 12 Eylül  darbesiyle hesaplaşma olarak algılanmaz. Ortadoğu geleneğini bırakalım, çağdaş  olalım. Demokrasiyi ileri götürmek için çaba gösterelim. Çağdaş Türkiye ve demokratik insanca yaşam için referandumu analiz edelim.

1. Türkiye Cumhuriyeti tek tip vatandaş yaratma çabasında çarpık bir yapılanmaya gitmiştir. Evet, bunun için yeni bir anayasa düzenlemesi gerekmekte.

2. Yargının bağımsızlığı Türkiye'de bir şehir efsanesidir. Evet, belki kocasını baltayla kesen kadına kanunu uygulayan yargı bağımsız olabilir ama siyasi davalar  farklıdır. Siyasi davalarda yerel mahkemenin kulağı Ankara'da, gözü medyadadır.

3. Türkiye'de merkezi yönetimden çekinen etnik gruplar selameti belli kurumlarda ağırlık sahibi olmaya yöneltmişdir. Örnegin, Hakimler Savcılar, HSYK, kurumunda yaşanan, telaffuz edilmeyen bir güç kavgasıdır. Evet, çağdaş anayasa çağdaş kurumların önünü açar.

4. Dünyanın en büyük ordularından biri olan TSK'nın 'iç ve dış düşmanlar' paranoyasını aşıp esas görevinin 'anayasal  düzeni' koruma olduğunu bilincine kavuşması gerekmektedir. Evet, çağdaş demokrasilerde görev budur.

5. Dünyada demokrasi anlayışı yeni bir transformasyondan geçmektedir. Bu değişimde iki unsur öne çıkmakta. Birincisi çevreye saygılı bir kapitalizm, ikincisi inança dayalı demokrasi. Evet, umarız yeni anayasa global değişimelere ayak uydurmak için vesile olur.

6. Yazıya çarpıklıkla başladık devam edelim. 'Hindustan' müslümanlarının Kurtuluş Savaşı için gönderdikleri yardım parasıyla kurulan İş Bankası Türkiye'nin en büyük finans kurumudur. Aynı demokrasinin ana muhalafet partisi CHP, İş Bankasının en büyük ortağıdır. Evet, siyasette ve ekonomide serbest rekabetin önünü açmak gerek.

Son Güncelleme ( Salı, 24 Ağustos 2010 13:56 )
Devamını oku...
 
Yeni Meksika PDF
Engin Civan tarafından yazıldı   
Salı, 13 Temmuz 2010 15:29

2006 senesinin Nisan ayında aşağıdaki yazımı yayınladım. Açılım oldu, kapanım oldu, ekranlarda, gazete köşelerinde 'air-head' ler bol bol ahkam kesti, kalemşőrlük yaptı.

Sonuç:  Sıfıra sıfir elde var eksi.

Yazımı tekrar yayınlıyorum, belki gerçekci yaklaşımlara vesile olur.

Yeni Meksika

Bu analizimizin konusu ABD’nin Meksika sınırındaki eyaleti “ New Mexico”, Yeni Meksika. Rio Grande nehri ABD ve Meksika’yı birbirinden ayırmakta ve ABD’nin Yeni Meksika Eyaleti'nin bildiğimiz Meksika devleti ile doğal sınırını oluşturmakta.

Yeni Meksika’yı göz ardı etmeyin lütfen. Yüz ölçümü 315 bin kilometre kare, Türkiye’nin yüzde 40’ı. Gerçi nüfusu sadece birkaç milyon  ama etnik yapısı ilginç.

Eyaletin Özellikleri

Yeni Meksika Eyaleti ABD federal devletine 1912 senesinde katılmış. ABD’nin her eyaleti gibi kendi senatosu ve temsilciler meclisi bulunmakta. Halk tarafından seçilen temsilciler eyaletin, eğitim, sağlık ve asayiş gibi konularında yasama yetkisine sahipler. Yine halk tarafindan seçilen eyalet valisi yürütme yetkisine sahip ve eyalet polisi, İç İşleri Bakanı'na değil, eyalet valisine bağlı.

B
uraya dikkat!!! ABD İç İşleri Bakanı ülkenin Milli Parklarından, doğal güzelliklerinden  ve anıtlarından sorumludur. (Bizim İç İşleri Bakanı Sn.Aksu’nun soyismi ABD’de çok prim yapardı vallahi!!!)

Yeni Meksika’nın her ABD eyaleti gibi kendine özgü resmi eyalet bayrağı, resmi eyalet kuşu ve resmi eyalet marşı bulunmakta. Yeni Meksika için ilginç olan diğer 49 eyaletin aksine resmi iki marşının bulunması. Birisi İngilizce diğeri İspanyolca. Yeni Meksikan’nın bayrağı da ilginç. Sarı zemin üstüne kızıl Kızılderili güneşi. Adı da ’Ziya’.

Merak eden bu bağlantıdan ulaşabilir : http://www.state.nm.us/category/aboutnm/fastfacts.html

Tarihsel Yapı

Bu topraklar, beyaz adam tarafindan işgal edilmeden, İspanya’dan gelen koloniyalist-emperyalistler tarafindan bir hayli hırpalanmış. Bu sisteme dayanamıyan Kızılderili ve diğer endojen halklar 1680 yılında ayaklanarak İspanyolların kurumlarını yakıp yıkmışlar.

Sonunda Katolik Kilisesi hatasını anlayıp yerli halkın inanç özgürlüğünü serbest bırakmış. Katolik Hristiyanlığı ve yerel dinleri birarada ve paralel yürüten bir sentez ortaya çıkmış.

Bugün konuşulan İspanyolca’nın bir kısmı Orta Cağ’dan kalma ve İspanya’dan 300 yıl önce gelen kültürü farklılaştırmak için ’Hispanic’ deyimi kullanılmakta. Bir başka ilginç tarihsel detay ; İspanyol Engizisyon mahkemesinden kaçıp Osmalı topraklarına yerleşen Sefardik Museviler gibi, Yeni Meksika’ya sığınanlar da olmuş. Bir farkla ki onlar kendilerini katolik olarak lanse etmişler ve kendilerine Kripto Musevi ’conversos’ denmiş. Sizin anlayacağınız bu topraklar da ’dönmelere’ ikinci vatan olmuş.

Siyasi Yapı

Yukarıda sözünü ettiğim etnik yapı rakamlarla şöyle; yüzde 38  Hispanik, yüzde 9 Amerikan yerlisi, gerisi beyaz. (Ya da TV’in ilk günlerinden kalma yanlış çevirme ile Kafkasyalı !!) Ancak  Yeni Meksika’nın seçim sonuçları  ilginç ve düşündürücü bir siyasi yapı sergilemekte.

Son Güncelleme ( Salı, 07 Aralık 2010 15:14 )
Devamını oku...
 
Exodus 47'den Mavi Marmara'ya PDF
Engin Civan tarafından yazıldı   
Pazartesi, 21 Haziran 2010 12:24

Ortadoğu'da tarihsel gelişim karmaşıktır. Bu coğrafya, ”Duyduklarının hiç birine, gördüklerinin yarısına inan” şeklinde bir deyimi boşuna üretmemiş. Eski Amerikan Başkanı Carter'dan dinlemiştim; başkanlık görevinden sonra iyi niyet elçisi olarak Ortadoğu'ya ziyarete gitmiş. Filistin'de ufak bir beldede yöre sakinleriyle çay içip sohbet ederken belde belediye başkanı ayağa kalmış. ”Sayın Başkan Allah buralara Musa'yı gönderdi olmadı, İsa'yı gönderdi sorunlar bitmedi, Muhammed'i gönderdi bir şey değişmedi. Şimdi siz mi bu bölgeyi adam edeceksiniz” mealinden açıklama yapmış. Üzerinden 20 küsür yıl geçti değişen bir şey yok.

Türkiye-İsrail İlişkilerinin Tarihsel Akışı

1947 senesinde Nazi toplama kamplarından kurtulan yüzlerce Musevi bir gemi satın alıp Filistin'e doğru yola çıkarlar. Gemi tıka basa kadın, erkek, çoluk çocuk doludur. Gemide Musevi olmayan yabancılar da bulunmaktadır. Gemiyi Musevilerin radikal kanadı olan bir grup finanse etmektedir. Geminin adını Exodus 47 olarak değiştirilir. İngiliz Kraliyet Donanması uluslararası sularda gemiye müdahale eder Filistin sahillerine yaklaşmasına izin vermez. Gemide çatışma çıkar bir kaç sivil İngiliz komandoları tarafından öldürülür. Gemi Fransa'ya geri döner, misyon başarısızlıkla sonuçlanır.

Ancak bu olay dünya kamuoyunu sarsar ve İsrail devletinin kurulma sürecini tetikler. 1954 senesinde İsrail kurulur ve ABD İsrail'i hemen tanır.

İkinci Tanıyan Kim?

Geçtiğimiz günlerde, Menderes'in idam edilmesiyle sonuçlanan 27 Mayıs askeri darbesinin 50nci yıl dönümünde ruhu bol bol şad edildi. Askeriyle, medyasıyla, mahkemesiyle büyük bir tezgahtı ve haksızlıktı. Ortadoğu'da sık sık rastlanan bir kaderdi, Türkiye de nasibini aldı. Ancak Menderes hükümeti Ortadoğu tarihine belki de başka bir özelliğiyle geçecek. Bugün bile varlığı global politikalara damgasını vuran İsrail'i hür iradesiyle dünyada tanıyan ikinci ülke, Menderes hükümetinin yönetimindeki Türkiye Cumhuriyeti’dir. İsrail henüz 22 aylıktır, tarihler Mart 1956'yi göstermektedir.
Son Güncelleme ( Pazartesi, 28 Haziran 2010 23:51 )
Devamını oku...
 
Bay Kal Geç Kalma! PDF
Engin Civan tarafından yazıldı   
Pazartesi, 24 Mayıs 2010 14:02
Şubat 2005 tarihinden bu yana 5 seneden fazla zaman geçti. O günkü yazım 'BAY-KAL, GEÇ-KALMA'www.haber3.com sitesinde yayınlamıştım. Yazımı Baykal'nın kaset olayının ardından tekrar yayınlıyorum.

Şimdi CHP'nin başında Kürt ve Alevi kimliğini deklare eden hatta anne tarafından Ermeni olabileceğini söyleyen bir başkan var. 'Derin Irkçılık' yazımda belirttiğim gibi, Türkiye'de mevcut cam duvarların yıkılması açısından önemli bir viraj.

İstanbul medyasının estirdiği rüzgarla 'Karabulut' lar dağıldı 'Kılıçtaroğlu' CHP başkanlık koltuğuna oturdu. Şimdilik hayırlı olsun diyorum. Bu konuda analizlerim olacak.

Aşağıda 5 yıl önce yazdığım yazıyı tekrar yayınlıyorum.

BAY-KAL, GEÇ-KAL-MA

Avans Vermek Gerek

Baykal allem etti kallem etti, Mustafa Sarıgül’ü mosmor bıraktı. Sarıgül ‘bulunmaz Hint kumaşı’ olmadığı için vatan, millet ve devlet adına ortada bir kayıp yok. Olsa olsa büyük medyanın ‘ya tutarsa’ yaklaşımı ile desteklediği Sarıgül’ün açmadan solmasından kaynaklanan kağıt üstü hesaplar zararda. Hangi hesaplar diye sorarsanız? Biliyorsunuz canım, hani herkesin konuştuğu fakat kimsenin cesaret edip tellaffuz edemediği, Banka borçlarının ertelenmesi, İş Bankası ile olan ilişkiler  filan.  Malum senaryolar!!! Sermaye birikimini global boyuta getirememiş “Kostantiniye Dükalığı’nın” medya yolu ile iktidarının nimetlerini kanalizasyonlaması (hortumun çapı ufak kalır da!!!)

Baykal , CHP’nin liderliğini korumasından dolayı tebrik ve avansı hak etti. Bu gerçeği kendisine teslim ediyorum. Lider olarak hayatta kaldı. Bu bir başarıdır. Unutulmaması gereken, siyasette Darwin ödülünü alırken sahneden dinazor olarak inmemek. Yarısı önde iken bitirmek.

Komplo Teorilerinden Vazgeçmek

Gürcistan ve Ukrayna’da yaşanan iktidar değişimleri ABD’nin yoğun çabası sonucu olmuştur. Soros, CIA ve etkili ABD ‘think-thank’ bu konuda sonucu belirleyici olmuşlardır. Ancak ABD’nin Türkiye’de Baykal ve Erdoğan gibi liderlerle hiçbir sorunu yoktur. ABD’nin esas stratejisi Rusya’yı çember altına almaktır ve bu konuda Türkiye kritik ülke değildir. Baykal’ın ‘beni zehirleyecekler’ türünden yaklaşımları kendisini komik duruma düşürür. Burada bir defa daha yazıyorum, ABD’nin Türkiye’deki ‘gizli dostları’ o
Son Güncelleme ( Pazartesi, 24 Mayıs 2010 14:19 )
Devamını oku...
 
Ne Komplosu Yaw? PDF
Engin Civan tarafından yazıldı   
Çarşamba, 12 Mayıs 2010 00:10

Olmayan bir şeyi olmuş gibi göstermek ya da olmuş bir şeyi başkasına mal etmek komplodur. Halbuki Baykal'ın seks kaseti gerçek. Komplo teorilerine zaten yatkın bir ülke olan Türkiye ve özellikle CHP kadrolarının koro halinde komplo türküsünü okumaları beni şaşırtmadı.

Duygusal sahnelerle, bir avuç insanın gözyaşlarıyla Baykal'ı mağdur gibi göstermek Türkiye'de yaygın bir medya taktiğidir.

Bu Taktikler  ” Türk Malı”

Birkaç yıl önce öbür dünyaya göç eden, arkasından 'I did it my way' melodisi çaldıran medya yönetmeninin favori metodlarından birisi 'gizli kameraydı'. Daha bir sürü gizli kamera gizli kayıt kullanıcısı var da isim isim burada yazıp yerimizi doldurmayalım. Türkiye medyasında yıllardır alıştığımız bir konu. Hatırlarsınız.

Esas Sorun Başka

Özel hayat, haneye tecavüz gibi kavramlar doğru, ancak başka bir gerçek daha var. Baykal beraber görüntülendiği bayanla olan ilişkisini inkar etmiyor. Daha da vahimi, söz konusu bayan Baykal'ın sekreteriyken milletvekili mertebesine yükselmiş bir kimse. İşte esas sorun burada.

Bu tür yükselmeler Türkiye medyasında çok sık rastlanan bir olgu. Biliniyor, konuşulunuyor ama korkudan kimse açıkça yazamıyor. Gazetelerin ve TV kanallarının gazabından korkuluyor. Sonuç olarak Baykal'ın yanında yaşanan yükselme tipi Türkiye medyasında çok sık rastlanan bir olgu. Belki bu nedenle medyada konunun 'komplo' teorisine yatmakta.

Bırakın Bu Komploları

Kimisi bu kasetin yayınlanmasının aslında R.Tayyip Erdoğan'ın tasfiyesinin başlangıcı olarak görmekte. Bir kısım kalemşörler konuyu hemen dış ülkelere bağlamakta. Bence AKP de bu konuda tamamen devre dışı çünkü Baykal gibi bir muhalefet lideri AKP'ye Allah'ın bir lütfudur. Kaset bence 'insider job'.

Son Güncelleme ( Çarşamba, 12 Mayıs 2010 01:59 )
Devamını oku...
 
Küçük devlet açmazında bir vaka: Yunanistan krizi PDF
Engin Civan tarafından yazıldı   
Cuma, 30 Nisan 2010 11:55

Yunanistan'nın yaşadığı ekonomik krizi 'sağır sultan' bile duydu. Konu belli. Yunanistan yıllardır el kesesinden gününü gün etmiş. Tipik bir ayağını yorganına göre uzatmama hikayesi.

İMF devrede, AB de Almanya'nın itirazına rağmen bir kurtarma paketi açacak. İMF ve AB'nin önereceği reçete klasik. Harcamaları kes, bütçeyi denkleştir, vergileri arttır. Kısacası kemerleri sık.

Politikacıların bol keseden saçtıkları kaynakların kitlelerin sırtından geri toplanması işlemi.

Nasıl olsa bir dizi değerli iktisatçı bu konuda bol yağlı rakam kıyması çekecek. Gelin biz sayı tomrukları arasında ezilmeden ormanı görmeye çalışalım.

Bu haftaki analizimizde Yunanistan'ın ekonomik sorunlarına detaylı girmeyeceğim. Konu klasik, fazla sıkıcı olsun istemiyorum. Yunanistan'ın yaşadığı krize başka bir açıdan bakmak istiyorum.

21.  Yüzyılda Küçük Devlet Olmanın Dayanılmaz Ağırlığı:

Aralık 2008'de 'Komşuda Pişer' analizimde Atina'da patlayan öğrenci olaylarının 21. yüzyılın işaret fişeklerinden birisi olduğu belirtmeye çalışmıştım.

Yunanistan uzun süredir aynı nüfusta durağan bir ülke. Nüfusu 11 milyon civarında seyrediyor. Doğum oranı dünya sıralamasında sonlarda (206 ıncı). Üniversite'de okumak bedava, emeklilik yaşı 60, sosyal yardım ve sağlık sigortası tam.

Yunanistan'ın savunma harcamaları milli gelirinin yüzde 4,5 ’i  ve dünya sıralamasında 26 ıncı. Buna karşılık kamu borçları milli gelirinin yüzde 115'i ve sıralamada en üstlerde, dünya 8'incisi. ( Türkiye ise sıralamada yüzde 49'la 49 uncu sırada)

Yunanistan iç politikasına baktığımızda milliyetçilik duyguları hala güçlü, Türkiye düşmanlığı hala kuvvetli. Yunanistan Türkiye'yi tarihsel düşmanı görerek silahlanma bütçesini oldukça yüksek tutmakta.

Yunanistan'nın bir şansızlığı da, sayısını benim de hatırlamadığım ekonomik değeri sıfır ama masrafı kabarık adalarının bulunması.

Tabii ki esas konumuz Yunanistan değil. Esas konumuz, son dünya ekonomik krizinin gösterdiği,  üzerinde fazla durulmayan bir gerçek; Küçük devletlerin ölçek olarak devletli yaşamaları mümkün gözükmüyor.

İnternet çağında toplumlar daha fazla bilgili, (doğru yanlış) beklentiler daha yüksek. Toplumun devlet mekanizmasından beklentileri abartılı. Buna karşılık vatandaşların ne kadar 'katma değer' yaratmak istedikleri meçhul. Sonuç olarak devlet aygıtıyla o aygıtı oluşturan hücreler olan vatandaşları arasında çıkar çatışması var.

Son Güncelleme ( Cuma, 30 Nisan 2010 12:14 )
Devamını oku...
 
Gizli İktidar Savaşları PDF
Engin Civan tarafından yazıldı   
Salı, 20 Nisan 2010 21:57

90 yaşındaki Amerikan yargıcı John Paul Stevens kendi isteğiyle emekliye ayrılmasa bu yazıyı yazmak içimden gelmezdi. Ne de olsa analizimde riskli bir taraf var. Netametli bir mesele.


Amerikan Yargı Sistemi
 

Amerikan sistemi oldukça basit bir sistem. Öyle Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, H.S.Y.K. kurulu gibi bir dizi kurumu içermiyor.
 'Supreme Court = En Üst Mahkeme' diyebileceğimiz bir mahkeme var. Bu kurumun çalışma şekli, atamaları, siyasi boyutu ve yargıçların kompozisyonu Türkiye'nin içinde bulunduğu yargı kaosuna ışık tutar sanıyorum. Supreme Mahkeme dokuz üyeden oluşuyor. Bu üyeleri ABD Başkanı atıyor ancak Senato'da önce bir komisyon atanan adayı adeta  'Ahret' sorgulamasına çekiyor. Ardından Senato yargıç adayını oylayarak atamasını onaylıyor. Böylece adaylar ömür boyu oturacakları makama seçilmiş oluyor.

İşte bu yargıçlardan en yaşlısı ve en uzun (30 yılı aşkın) görev yapanı geçen gün kendi arzusuyla emekliliğini istedi. John Paul Stevens, 1920 doğumlu, (Cumhuriyet'ten  önce doğmuş) Protestan, beyaz, tipik Amerikalı.


Diğer üyeleri tek tek ele aldığımızda enteresan bilgilerle karşılaşıyoruz.

– Yargıç Sam Alito             : İtalyan kökenli Amerikalı. Katolik.
Yargıç R.B.Ginsburg        : Musevi kökenli bir Amerikalı bayan.
Yargıç Stephen Breyer    : Musevi kökenli bir Amerikalı.
Yargıç Sonia Sotomayor  : Hispanik kökenli bir bayan, en yeni üye, Obama'nın tek ataması.
Yargıç Antony Kennedy  : İrlanda kökenli bir Amerikalı.
Başkan John Roberts      : Tipik bir Amerikalı, George Bush'un ataması.
Yargıç Antonin Scalia      : İtalyan Amerikan
Yargıç Clarence Thomas : Zenci Amerikalı, en tutucu üye olarak biliniyor ve Baptist. 

Görüldüğü gibi mahkemenin birleşimi Amerikan toplumunu oluşturan değişik etnik grupların üyelerinden oluşmakta. Aralarında Carter ve Reagan döneminde atananlar var. Yargıçlar ömür boyu görev yaptıkları için siyasi baskı ve vefa gibi sınırlamalara tabi değiller. Ayrıca makam kaybetme endişesi tanımıyorlar. Hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü gibi kavramların devalüasyona uğradığı günümüz Türkiye'sinde, kurumsal devamlılığın önemini vurgulamak için önemli bir faktör. 

Yargıçların yıllık ücreti $ 223,500 olduğuna göre emeklilik sınırı olmaksızın, kazancı yerinde bir meslek.

Son Güncelleme ( Salı, 20 Nisan 2010 22:10 )
Devamını oku...
 
Ayastefanos ve Sevr Travmasının T.S.K. Yapılanmasına Etkisi PDF
Engin Civan tarafından yazıldı   
Pazar, 07 Şubat 2010 13:53

Mektup Modasından Uzak Durdum

Bugünlerde önüne gelen Genel Kurmay Başkanı'na mektup yazıyor. Tahrik eden, akıl veren, 'Tarzan zorda' benzetmesi yapan gırla. Eğer mektup yazacak olsam T.S.K. Başkanına değil tüm kurmay subaylara yazardım. İki seneliğine görev yapan başkanın yaptırım gücü sınırlıdır. T.S.K. dünya ve bölge gerçeklerini teknolojik gelişmelerle harmanlayıp yeni bir kuvvet yapılanmasına gitmek zorundadır. Bu değişim de 15-20 senelik bir yapılanma gerektirmekte. Bu nedenle mektupların muhatabı G.K. Başkanı değil yeni mezun kurmaylar olmalıydı.

Kurumlar Tarihi Tecrübenin Eseri

Aile büyüklerinin 93 harbi olarak tasvir ettikleri 1877-78 Rus-Osmanlı savaşı üzerinde fazla durulmuyan bir savaştır. Osmanlı için büyük bir hezimettir ve savaşın 'bizim mahalleye' gelmesidir.

Bu savaş iki halk kahramanının savunmada insanüstü gayretini sembolleştiren bir savaş olarak toplumsal hafızaya kayıt edilmiştir. Doğu'da Nene Hatun'un Kasım 1877'de yaptığı kahramanlık, Batı'da savunma tekniklerinde tarihe geçen, Gazi Osman Paşa'nın Aralık 1877 Plevne kahramanlığı.

Sonuçta, Rus orduları iki ayda, eski adıyla Ayastefanos yeni adıyla Yeşilköy semtine gelmiş ve bugünkü Atatürk Havalimanı sahasına kamp kurmuştur. İnanılmaz ağır şartlarda bir anlaşma imzalanmış, İngilizler Rusları protesto etmek için Kraliyet Donanması'nı Marmara'ya göndermiştir. Cumhuriyet'in kurucu kadroları için bu tecrübe büyük bir travmadır. Mustafa Kemal Paşa bu hezimetten 3 yıl sonra doğmuş ve Harbiye'de bu dersleri analiz etmiş bir kurmaydır.

Bir Osmanlı albayı olarak Çanakkale'de görev yapan Mustafa Kemal, Gazi Osman Paşa'nın tecrübelerinden yararlanmıştır. Mustafa Kemal şu sonuca varmıştır, "Boğazlar denizden değil ancak karadan fethedilir". İşte bugünlerde tekrar gündeme gelen 1. Ordu'nun kuruluş mantığı budur. Trakya üzerinden gelecek Boğaz'ları hedef alan bir kara saldırısını önlemek.

İkinci Travma Sevr

Ayastefanos travmasıyla yetişen nesiller kucaklarında Sevr anlaşmasını bulmuştur. İmparatorluk dağıltılmış, sırtlan sofrasında taksim öneren bir anlaşma masaya konmuştur. Sevr konusu çok analiz edildi, konuyu dağıtmayalım. Sonuçları malum. Benim üzerinden durmak istediğim, iki büyük travmanın, Ayastefanos ve Sevr anlaşmalarının ikisininde yürürlüğe konulamadan başka anlaşmalarla geçersiz kılınmasıdır. Her iki anlaşma da gerçeklerden uzak ve ütopik olmalarına rağmen toplumsal hafızada derin yaralar açmıştır. Ölü doğan iki anlaşmanın bu denli derin iz brakmasıda ayrı bir ilginçlik.

Kuvvet Yapılanması

Türkiye'de silahlı kuvvetler tarihsel olarak kara kuvvetleri olarak algılanır. Bugün dört ordu olarak yapılanmıştır, Batı'da Ege Ordusu, Güney Doğu'da İkinci Ordu, Doğu'da Üçüncü Ordu. NATO üyesi olarak Türkiye Sovyet Bloğunun doğrudan komşusu tek üyeydi. Üçüncü Ordu bu bağlamda ele alınmalıdır. İkinci Ordu'nun görevi sıcak etnik bölgedir. Ege Ordusu Yunanistan'la gerginliğin tırmandığı yıllarda kurulmuş bir ordudur. Ege Ordusu'nun tarihsel tercrübeden gelen bir dayanağı yoktur. Mustafa Kemal'in Kurtuluş Savaşın'da uyguladığı strateji, Büyük İskender'den bu yana geçerli, kara savaşı gerçeğidir. Ankara platosunu kontrol eden, Batı Anadolu'yu kontrol eder!

Aktif personel olarak tüm silahlı kuvvetler 800 bin kişilik bir güçle dünya sekizincisidir. İlk yedide milyarlık Çin, Hindistan, süpergüçler ABD, Rusya ayrıca Vietnam ve İran gibi radikal ülkeler bulunmaktadır.

Son Güncelleme ( Salı, 20 Nisan 2010 22:11 )
Devamını oku...
 
<< Başlat < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 Sonraki > Son >>

Sayfa 6 > 7

Makaleler