• Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
Araçlar

engincivan.net

Sa
9
Şub
Aystefanos ve Sevr Travmasının T.S.K. Yapılanmasına Etkisi Yazdır
Engin Civan tarafından yazıldı   
Pazar, 07 Şubat 2010 13:53

Mektup Modasından Uzak Durdum

Bugünlerde önüne gelen Genel Kurmay Başkanı'na mektup yazıyor. Tahrik eden, akıl veren, 'Tarzan zorda' benzetmesi yapan gırla. Eğer mektup yazacak olsam T.S.K. Başkanına değil tüm kurmay subaylara yazardım. İki seneliğine görev yapan başkanın yaptırım gücü sınırlıdır. T.S.K. dünya ve bölge gerçeklerini teknolojik gelişmelerle harmanlayıp yeni bir kuvvet yapılanmasına gitmek zorundadır. Bu değişim de 15-20 senelik bir yapılanma gerektirmekte. Bu nedenle mektupların muhatabı G.K. Başkanı değil yeni mezun kurmaylar olmalıydı.

Kurumlar Tarihi Tecrübenin Eseri

Aile büyüklerinin 93 harbi olarak tasvir ettikleri 1877-78 Rus-Osmanlı savaşı üzerinde fazla durulmuyan bir savaştır. Osmanlı için büyük bir hezimettir ve savaşın 'bizim mahalleye' gelmesidir.

Bu savaş iki halk kahramanının savunmada insanüstü gayretini sembolleştiren bir savaş olarak toplumsal hafızaya kayıt edilmiştir. Doğu'da Nene Hatun'un Kasım 1877'de yaptığı kahramanlık, Batı'da savunma tekniklerinde tarihe geçen, Gazi Osman Paşa'nın Aralık 1877 Plevne kahramanlığı.

Sonuçta, Rus orduları iki ayda, eski adıyla Ayastefanos yeni adıyla Yeşilköy semtine gelmiş ve bugünkü Atatürk Havalimanı sahasına kamp kurmuştur. İnanılmaz ağır şartlarda bir anlaşma imzalanmış, İngilizler Rusları protesto etmek için Kraliyet Donanması'nı Marmara'ya göndermiştir. Cumhuriyet'in kurucu kadroları için bu tecrübe büyük bir travmadır. Mustafa Kemal Paşa bu hezimetten 3 yıl sonra doğmuş ve Harbiye'de bu dersleri analiz etmiş bir kurmaydır.

Bir Osmanlı albayı olarak Çanakkale'de görev yapan Mustafa Kemal, Gazi Osman Paşa'nın tecrübelerinden yararlanmıştır. Mustafa Kemal şu sonuca varmıştır, "Boğazlar denizden değil ancak karadan fethedilir". İşte bugünlerde tekrar gündeme gelen 1. Ordu'nun kuruluş mantığı budur. Trakya üzerinden gelecek Boğaz'ları hedef alan bir kara saldırısını önlemek.

İkinci Travma Sevr

Ayastefanos travmasıyla yetişen nesiller kucaklarında Sevr anlaşmasını bulmuştur. İmparatorluk dağıltılmış, sırtlan sofrasında taksim öneren bir anlaşma masaya konmuştur. Sevr konusu çok analiz edildi, konuyu dağıtmayalım. Sonuçları malum. Benim üzerinden durmak istediğim, iki büyük travmanın, Ayastefanos ve Sevr anlaşmalarının ikisininde yürürlüğe konulamadan başka anlaşmalarla geçersiz kılınmasıdır. Her iki anlaşma da gerçeklerden uzak ve ütopik olmalarına rağmen toplumsal hafızada derin yaralar açmıştır. Ölü doğan iki anlaşmanın bu denli derin iz brakmasıda ayrı bir ilginçlik.

Kuvvet Yapılanması

Türkiye'de silahlı kuvvetler tarihsel olarak kara kuvvetleri olarak algılanır. Bugün dört ordu olarak yapılanmıştır, Batı'da Ege Ordusu, Güney Doğu'da İkinci Ordu, Doğu'da Üçüncü Ordu. NATO üyesi olarak Türkiye Sovyet Bloğunun doğrudan komşusu tek üyeydi. Üçüncü Ordu bu bağlamda ele alınmalıdır. İkinci Ordu'nun görevi sıcak etnik bölgedir. Ege Ordusu Yunanistan'la gerginliğin tırmandığı yıllarda kurulmuş bir ordudur. Ege Ordusu'nun tarihsel tercrübeden gelen bir dayanağı yoktur. Mustafa Kemal'in Kurtuluş Savaşın'da uyguladığı strateji, Büyük İskender'den bu yana geçerli, kara savaşı gerçeğidir. Ankara platosunu kontrol eden, Batı Anadolu'yu kontrol eder!

Aktif personel olarak tüm silahlı kuvvetler 800 bin kişilik bir güçle dünya sekizincisidir. İlk yedide milyarlık Çin, Hindistan, süpergüçler ABD, Rusya ayrıca Vietnam ve İran gibi radikal ülkeler bulunmaktadır.

Son Güncelleme ( Pazartesi, 08 Şubat 2010 00:53 )
Devamını oku...
 
Obama "Ecevit'leşirken" Yazdır
Engin Civan tarafından yazıldı   
Cumartesi, 23 Ocak 2010 19:00

Rahmetli Şair Neler Yapmıştı

Ecevit hitap yeteneği yüksek, şair ruhlu ve romantik bir politikacıydı. 'Kan Davalı' hasmı Demirel'le beraber Türkiye'nin 40 yılına damga vurdu. Ama ne vuruş!!! Küresel solun yükseliş rüzgarını yakaladığı yıllarda, CHP'nin oyunu, Haziran 1977 yılında yüzde 41'e yükseltti. Belki 'Kıbrıs Fatihi' sıfatı etkisi vardı ama sonuçta çıta 41'de duruyordu. Ve bu rekor henüz kırılmadı.

İlginç yıllardı. Demirel kasaba politikacısı kurnazlığıyla Ecevit'e iktidarı men ediyor. Ecevit 'kumar borcu olmayan' 11 meclis üyesini transfer ederek tekrar başbakan oluyordu.

Ecevit'in etrafında güçlü akademisyen kadrolar vardı. 'Köy-Kent' isimli bir üretim modeliyle köyden kente göçü önleme girişimleri vardı. Sadece tatlı bir anı olarak kaldı.

Ecevit Başbakan'ken 'Aracıya Son' sloganıyla 'Ak Günlere' vaadlerinde bulundu.Türkiye bir anda yoklar ve kuyruklar ülkesi oldu. O günkü Türkiye'nin kapitalizm seviyesini, dağıtım ve lojistik gerçeğini incelemeden atılan adımlar vatandaşa büyük sıkıntılar yaşattı.

Türkiye petrol ithal edecek dövizi bulamadı. Araçlar benzin istasyonlarında kaldı. O günkü Enerji Bakanı Deniz Baykal ATAŞ rafinerisini bir gecede devletleştirdi. Kuyrukları gören Demirel memleketi '70 sente muhtaç ettiniz' sözüyle siyasi tarihe geçti. Türkiye ekonomisi tam bir yangın yerine dönmüştü.

Gazetecilik' ten başka iş deneyimi olmayan, şair ve romantik ruhlu başbakan Ecevit o günkü en güçlü sivil toplum kuruluşu TÜSİAD'la kapıştı. İstanbul sermayesiyle kapışan CHP lideri, 12 Eylül'e giden yol için ilk mıcırı dökmüş oldu.

Sonuçta tank paletleri altında kalan Türkiye ( ve demokrasi ) belki 20 sene geriye gitti.

Olsun ! O Türkiye'nin 'Karaoğlan' nıydı, tıpkı Amerikanlı karaoğlan Obama gibi.

Son Güncelleme ( Pazar, 07 Şubat 2010 14:30 )
Devamını oku...
 
Derin Irkçılık Yazdır
Engin Civan tarafından yazıldı   
Cumartesi, 02 Ocak 2010 16:24

Son iki yazımda belirtiğim gibi, Türkiye'de iktidar mücadelesi kurumlar arasında olur. Tarihsel gelişim ve tepeden tabana yönelik çağdaşlaşma modeli bunu gerekirmektedir. Cumhurbaşkanlığı'nın 'Kurumlar arasında çatışma yoktur' 2010 Yeni Yıl mesajı savımı güçlendirdi.

Şu anda yaşanan kurumsal çekişmeler yerinde ve doğru yönde. Medyaya saçılanları izlemesi de çok keyifli. Eğer gerçek demokrasiyle yönetilen bir ülke isteniyorsa bu sancılara katlanmak zorundayız. De
ğişik kalemler kurumları kışkırtmakla meşgul. Gerginliklerin bonus getirisi de kimin kimin yanında olduğunu deşifre etmek. Kimin hangi kuruma angaje olduğu 'Çamlar arasından süzülen mehtap' gibi ortada. Her neyse, biz o kalemleri kendi kabukları içinde özsuylarıyla çalkama haline bırakalım.

Bugünkü analizimizde, demokrasiye geçme a
ğrıları çeken bu çoğrafyada üzerinde durulmayan bir noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum.

Sessiz ve Derin Irkç
ılık

Bak
ıyoruz, CHP'li bir milletvekili çıkıp Cumhurbaşkanı'nın anne tarafından Ermeni kökenli olduğunu savlıyor. Bakıyoruz, bir bakan özel konuşmalarında İsrail'in ve dünya Musevilerinin komplo işbirliğine dair kuşkulu yorumlar yapıyor. Başka bir bakan çıkıp 'Abdullah Öcalan Ermeni dölüdür' demeci veriyor.

Irkçılık virüsü merkezi bürokraside de yaygın. Bakıyorsunuz bir müsteşar yardımcısı 'Yahudiler' diyor başka bir şey demiyor. Rütbeli bir asker 'Rumlar da Rumlar' diyerek hop oturup hop kalkıyor.

Hoca ve cemaat misali, bakıyorsunuz önde giden bir medya mensubu, Türkiye'ye milyarlarca dolar yatırım yapan bir şeyhi, arkasından, 'Allah'ın Arabı' olarak küçümsüyor.

Ne var ki kişisel çıkarlar söz konusu olunca, aynı tipler, eleştirdikleri kimselerin önünde her türlü imla işareti şekline giririyor. Tanıdık, tipik bir iki yüzlülük.

Irkçılığın Kaynağı Ne Olabilir?

Bu konuda yeterince de
ğerli uzman var, ancak objektif olmaktan çekinenler kendilerine adeta otosansür uyguluyorlar. Ağustos'ta kafasında kalpakla dolaşan bir profesör, soyisimlere bakıp, bilimden uzak, önüne geleni 'Sebetaycı' ilan ediyor. Kimse de çıkıp tek laf edemiyor. 'Yahu hoca sen ne diyorsun ?'

Son Güncelleme ( Cumartesi, 02 Ocak 2010 16:31 )
Devamını oku...
 
Anası ve Danası Yazdır
Engin Civan tarafından yazıldı   
Pazar, 20 Aralık 2009 21:57

Kendi Kanıyla Beslenen Organizma

Son günlerin en etkileyici gelişmesi Anayasa Mahkemesinin DPT'yi kapatmasıydı. Kapatma olayının taktik sonuçları var stratejik sonuçları var. Savaş teorisinde meşhur klişedir, 'Amatörler taktikden söz eder, profesyoneller lojistikten'. Netice olarak parti kapatma Türkiye Cumhuriyeti hukuk düzeninin üniter devlet için verdiği savaşta sık sık uyguladığı bir taktiktir.

Kapatmaya verilen tepkileri ilgiyle izliyorum. Konuyu dış güçlere bağlayanlar çok. Özellikle Amerika ve İsrail malum şüpheliler listesinin başında. Bu listeye AB de dahil tabii ki. Silahlı Kuvvetler'e yakınlığıyla tanınan kalemler, 'hukukun üstünlüğü' demagojisine sığınmakta. Aynı 'hukuk' mazereti Kürt kökenli Türkiye vatandaşlarını tanımayan politikacıların da ağzında.

İstanbul medyasının düzgün kalemlerinden birisi Türkiye'de yaygın 'ikiyüzlü' demokrasi anlayışından söz etmekte. Doğru bir teşhis. Telaffuz etmekte geç bile kalındı. Eksik kalan taraf hukuk düzeninde de bu çifte standardın yaygın olması.

Üniter devlet anlayışını değiştirmeyen, yurt içinde ve dünyadaki dinamikleri takip etmeyen elitler ısrarla belli kalıpların üzerinde durunca, o düzenin berbaberinde getirdiği hukuk anlayışı, kendi kendini besleyen bir mekanizma olmakta.

Bir Defa Delinen Anayasa

Yıllar önce Özal 'Anayasa' bir defa delinmekle bir şey olmaz' mealinden bir söz etmişti. En azından böyle bir söz ettiği iddaa edilmişti. Bu laf üzerine, İstanbul dükalığının medyası ve Ankara merkezli medya aldı sazı eline. 'Hukukun Üstünlüğü', 'devlet adamının ağırlığı' gibisinden tonlarca laf salatası hazırlandı. Bu konu temcit pilavı gibi uzadı gitti.

Bu konunun analizine zamanında katılmışlığım var. Konu tabii ki Anayasa'nın kutsallığı değildi. Konu Türkiye Cumhuriyetin'in şimdiki Anayasasının yapısıydı. Parti kapatma hakkını yine kendi mahkemesine veren şimdiki anayasa.

Son Güncelleme ( Pazar, 20 Aralık 2009 22:12 )
Devamını oku...
 
Doğu - Batı Yazdır
Engin Civan tarafından yazıldı   
Cuma, 11 Aralık 2009 22:12

Bir Kaç Fırça Darbesi

Bazen tabloyu çizmek için bir kaç fırça darbesi yetiyor mu? Kaba hatlarıyla panaromayı görmek faydalı olabiliyor. Olayları esasa indirgemek günlük koşturmaca içinde göremediklerimize netlik kazandırabiliyor. Türkiye'nin yakın tarihinde iktidar mücadelesi halk arasında veya sınıfsal değil aksine kurumsal.

Doğu Batı Arasında Köprü Olmak

Soğuk Savaş bitince, Türkiye için Doğu Batı arasında köprü olmak moda deyim olmuştu. Böyle bir deyim stratejik önem, anahtar ülke, denge unsuru gibi çağrışımları beraberinde getirdiği için kulaklara hoş geldi. Türkiye'nin kişiselleştirilmiş entellektüel ortamında kimse Türkiye'nin köprü rolünün ne olduğu tartışmadı. İğnesi geçmişe takılmış bir pikap gibi tartışmalar hep aynı konular üzerinde, aynı kişilikler üzerinde dolandı durdu. Köprü konusuda şartlanma sürekli Doğu'dan Batı'ya akım olarak algılandı. Türkiye'nin batılılaşma macerası ve AB serüveni de bu çerçeve içinde kabul gördü.

Türk ruhu ve yönlenmesi sürekli Avrupa'ya karadan ilerleme ekseni üzerine inşa edildi. Son günlerin 'Minare Referandumu' konusu bu nedenle hassasiyet arz etmekte.

Doğu-Batı Gerginliği Kendi İçimizde

Osmanlı'nın Avrupa'ya yaptığı seferlerin Doğu-Batı, medeniyetler çatışması, dinler arası çatışmalar olarak görülmesi doğal. Önemli olan Osmanlı'nın çöküşünden sonra kendi kabuğuna çekilen Türkiye'nin kendi içindeki Doğu-Batı gerginliğinin günlük hayatın parçası oldunu farketmek. Hatta bir adım daha ileri giderek, içsel Doğu-Batı çatışmasının Osmanlı'nın çöküşüyle eşzamalı olarak 'batılaşma' hareketiyle başladığı söyleyebiliriz.

Son Güncelleme ( Cuma, 11 Aralık 2009 22:32 )
Devamını oku...
 
Nika Ayaklanması Yazdır
Engin Civan tarafından yazıldı   
Pazartesi, 02 Kasım 2009 10:28

Yıl 452. Gençler hatırlamaz. İkinci Boğaz Köprüsüne adını veren Sultan II.Mehmet'in surlarını aşıp fethettiği kent, Constantinapol yada Osmanlıca adıyla Kustantiniye, daha 1000 sene yaşamını devam ettirecektir.

Byzantium, Akdeniz çevresine yayılmış o günkü dünyanın en güçlü imparatorluğudur. Byzantium ( Bisans)'ın en tepe noktasında hükmettiği topraklarla, 1200 sene sonra Osmanlı'nın Yükseliş Döneminde Padişah Kanuni'nin kontrol ettiği topraklar, birebir aynıdır.

Bizansta Popüler Spor :

Binlerce senedir spor önemli bir sosyal olgu olmaya devam ediyor. Henüz futbol, basketbol gibi çağdaş takım oyunları dizayn edilmemiş. Tek bilinen ve popüler takım oyunu at yarışları. Yarışlar Sultanahmet'te At Meydanı denen Hippodrom'da yapılıyor. Kent'te 4 takım var. Yeşiller, Maviler, Kırmızılar ve Beyazlar. Ancak en çok taraftar Yeşillerle Mavilerde. İmparator Justinyan da Mavileri tutuyor.

Maç günleri tüm kentte tribünler doluyor. Yarışan takımların taraftarları maç arasında İmparator ve ülke yöneticileri duysun diye, politik ve sosyal sloganlar atıyorlar. Halk isteklerini dile getiriyor.

Kentin elit ve zenginleri tarafından desteklenen takımlar birer siyasi parti kişiliğinde hareket ediyor.

Şeref Tribününde Politika :

Dönemin politikacıları, medya mensupları ve önde gelen generalleri Şeref Tribününü politik platforma dönüştürmüştür. Zaman zaman halka kendi politikaları doğrultusunda sloganlar attırır. Arazi tahsisleri, ihale konuları, akçeli işler gündemi süsler. Bir yandan da yarışlar izlenir.

Şartların Uygun Olduğu Bir Karşılaşmada :

İmpatator Justinyan Doğu sınırında Perslerle barış açılımını sürdürürken, halk başkentte yüksek vergilerden ve işşizlikten şikayetçidir. O günlerde taraftarlar İmparator'dan daha önceki karşılaşmalardan birinde, cinayetle sonuçlanan şiddettin iki suçlusu için ceza indirimi talep etmektedir.

13 Ocak 532 senesinde karşılaşma sırasında Yeşil ve Mavi takımların taraftarları gergin bir anda bir ağızdan 'Nika Nika Nika' diye tezahürata başlarlar. 'Fetih, Fetih, Fetih' diye bağırmayla başlayan, tarih sayfalarına Nika Ayaklanması olarak geçen sosyal patlama başlar.

Son Güncelleme ( Pazartesi, 02 Kasım 2009 10:39 )
Devamını oku...
 
Kaygan Zeminde Kapitalizm 'in Gidişatı Yazdır
Engin Civan tarafından yazıldı   
Salı, 20 Ekim 2009 12:08

Modern zamanlar

ın Türkçe konuşan iktisatçıları arasında en değerlisi Kemal Derviş IMF İstanbul toplantısında nefis bir sunum yapmış. Yerinde bir analiz. Dünyanın ekonomik krizden çıkması için ön görülerde bulunuyor. Derviş haklı olarak sadece talep değil arz konusunda çözümler aramakta. İyimser bir yaklaşımla ekonomik krizin, zaman içinde çözüleceğini vurguluyor.

Söz konusu analiz bu haftaki yazıma ilham kaynağı oldu. Değerli beyinler ısrarla benzer çerçevelerle panaroma çiziyor. Aynı pencereden dışarıyı seyrediyorlar. Halbuki artık bambaşka bir yerküreyle karşı karşıyayız. Ekonomi bilimi yeni bir paradigma bulmak zorunda.

Ekonomik sistemlerin dayandığı teoriler, modeller ve felsefeler 19. ve 20. yüzyıl dünyasına doğdu. Şimdi 21.yüzyıla geldik. Yeryüzü ve onun efendisi tabiatana üzerinde yaşayan 6 milyar insanoğluna acil sinyaller vermekte.

Ekomik Sistem Nedir ?

Ekonominin içinde başlıca üç oyuncu görmekteyiz. Üretici, tüketici ve kamu. Ekonomik sistem dünyaya açılınca 4. oyuncu olarak sisteme dış dünya eklenmekte. Eğer üretim araçları özel mülkiyette olursa Kapitalizm, üretim araçları kamunun elinde olursa Komünizm hakim sistem olmakta.

Her iki ucun arasında kalan sistemlerde sosyalizm, karma sistem v.s. şeklinde adlandırılmakta.

Kapitalizm Nedir ?

Kapitalizm bir ideoloji değildir. Kapitalizm bir tasnif aygıtıdır. Bu aygıt sadece verimli oyuncularla verimsiz oyuncuları tasnif eder. Verimli oyuncuların ödülü kar, verimsiz oyuncuların cezası iflasdır.

Kapitalizm aygıtının bir amacı ve niyeti yoktur. Tasnif aygıtı olarak kapitalizmin ahlak sistemi, yol haritası ve değer yargıları yoktur. Kapitalizm aygıtının doğal tasnif fonksiyonunun doğanın evrim teorisiyle bire bir örtüştüğünü görüyoruz. Her iki süreçte verimli olan güçlü oluyor, güçlü olan hayatta kalıyor. 

Sistemler Karışmış Durumda

Ekonomik sistemler küvez içinde doğup büyümüyor. Dayandıkları politik yapılanmalar var, ekonomik oyuncuları üzerinde hareket ettikleri sosyolojik platform var, hukuki çerçeve var. Geçmişte ulus devlet sistemleri güçlü ve ekonomiler nispeten kapalıyken, politik yapılanmaya göre ekonomik modelleri çalıştırmak kolaydı. Şimdi dünya 'küreselleşme' adı altında açılmış durumda. Sermaye hareketleri büyük uluslararası

Son Güncelleme ( Salı, 20 Ekim 2009 12:29 )
Devamını oku...
 
Muazzam Gelişme Yazdır
Engin Civan tarafından yazıldı   
Cumartesi, 26 Eylül 2009 22:10

Değerli okurlar İran'ın maskesini bu sabah Obama Pittsburg'ta düşürdü. İran tüm dünyadan sakladığı ikinci nükleer tesisinin varlığını Obama, yanına İngiliz ve Fransız liderleri alarak açıkladı.

Türkiye'de cinayet, umre, ikoncan gibi değişik muhabbetler var. Medya öyle bir hale gelmiş ki kendi aralarındaki cinsellik, küçük çekişmeler, itişmeler, kakışmalar sanki önemli gündem maddeleri gibi kamuoyunun önüne konmakta. Yapılan araştırmalara göre kamuoyunun bilinç seviyesi zaten ilkokul 4. sınıf. Bu durumdan kim sorumlu? Vatandaşı koyun gibi görüp "önüne ne koyarsan onu yer" yaklaşımı olan medya mı, yoksa ben bu yemden başka bir yem istemiyorum diyen vatandaş mı?

Sonuç olarak Türkiye gündemi ve kamuoyu önemli gelişmelerden bihaber. Kendi yaşamlarını yakından etkileyecek gelişmeleri ancak "duvara tosladıktan sonra" anlıyor.

Ne mutlu bana. İnternet medyası sayesinde, yönetmen baskısı olmadan, patron sınırlaması olmadan, hukuk değil kanun uygulayan savcı baskısı olmadan görüşlerimi yazıyorum.

Obama'nın İran'la ilgili açıklamaları Türkiye için son derece önemlidir. Obama'nın Sarkozy ve Brown'u yanına alıp bu açıklamayı yapması, sembolik olarak güçlü bir mesajdır. Ortadoğu'da sular tekrar ısınacak. İsrail eline yeni bir koz geçirdi. İran'ın Basra merkezli misilleme yapmasını bekleyiniz.

Geçenlerde bir arkadaşım aradı ve bana 'üç dört sene sonra neler olacağını nereden biliyorsun?' diye sordu. Ben kahin değilim. Türkiye'de yaşamamanın yararları var. Türkiye'de değişik odaklara servis yapan medya kaynakları, sürekli dezenformasyon yaymakta. Geçim derdinde, trafik çilesinde, küçük burjuva hırslarında boğulmuş vatandaşın, sapla samanı ayıracak vakti yok. Vakti olanın da analitik düşünecek araçlara ulaşımı yok. Sonuç olarak 'televole' kültürün selinde boğulan toplumda vatana selam magazin yaşama devam.

Aşağıdaki, İran'la ilgili analizimi Ocak 2006'da yazmıştım Meraklısı için yeniden yayınlıyorum.

Sevgili okurlar, İran’la Batı dünyasının ilişkileri giderek ısınmakta. Ekim 2003’de yazdığım “Samimiyet Var Mı ?” başlıklı yazımda İran’ın niyetinin içten olup olmadığını analiz etmiştim. Aradan geçen 2 yılı aşkın sürede İran rejimi kimseyi takmadan nükleer projesine devam etti. İran liderinin sağda solda bir devlet başkanına yakışmayacak demeçleri eğer İran rejimi için bir gösterge ise, elinde nükleer silahı bulunan bir İran dünyanın başına büyük dert olur.

Rusya’nın Girişimleri :

Moskova dönüşü İran Milli Güvenlik Kurulu Sekreteri Ali Laricani Rus teklifine sıcak baktıklarını ve biraz ince ayar gerektiğini belirtti. ABD Dışişleri Bakanı Rice global anlamda İran aleyhine sürekli lobi yaparak Uluslararası Atom Enerjisi Ajansını 2 Şubat tarihinde olağaüstü toplantıya çağırdı. Toplantının sonucunda ABD İran’ın BM Güvenlik Konseyine sevk edilmesine çalışmakta.

Son Güncelleme ( Cumartesi, 26 Eylül 2009 22:21 )
Devamını oku...
 
Kurtlar vadiye inerken Yazdır
Engin Civan tarafından yazıldı   
Cumartesi, 29 Ağustos 2009 13:02
Değerli Okur,
Aşağıdaki yazıyı 2006 senesinin Şubat ayında, dört nala magazinleşen ulusal bilince reaksiyon olarak kaleme almıştım. Bugün 'Kürt Açılımı' konusu popüler. Açılım ile kastedilen, kapalı uçlu bir 'gambit' ise sonuçlar çatışmaya gidebilecek bir satranç oyunu olur. Savunma pozisyonundan vaz geçip, kale kapılarını açmak olarak düşünülüyorsa, bir sentez ya da bir kaos söz konusu olabilir. Üçüncü bir alternatif olarak açılım, 'istimi arkadan gelsin, bakalim ne olacak' türü bir yaklaşımsa onun sonucu ne olur bilinmez.

O dönemde değindiğim konular bugün 'Açılım' sloganıyla beraber gündeme geldi. Konunun entellektüel tartışma boyutuna bir katkım olur umuduyla, eski yazımı tekrar yayınlıyorum.


Bir senaryo da benden

Çılgın Türkler, Metal Fırtına ve Kurtlar Vadisi derken bir senaryo da yazarınızdan. ‘Osman Bey’ in rüyası ile kurulan, son 250 yılını savunmada geçiren bir imparatorluğun torunları olarak zaten komplo teorilerin prim yaptığı iklimde büyümüşüz. Gerçekleri görmeden, realite çek-up yapmadan bugünlere gelmişsiz. Gelin bir senaryo da biz üretelim. Nasıl olsa, son analizde yakın tarihimizi,  hep ‘birşeylerin’ direkten döndüğü enstantaneler sergisi olarak kabullenmişiz. Hep önü kesilmiş, gelişmesi engellenmiş, dünya devleti olması sabote edilmiş bir ülke olduğumuzu öğrettiler bizlere.

 

Sosyal bilinç altımızda yerleştirilen başka mitlerde bulunmakta. Doğu’dan Batı’ya uzanan bir köprü. Karatahtanın üstünde asılan haritada dünyanın tam merkezinde duran Türkiye. Doğu’dan Batı’ya akan ‘enerji’ akımının yönü hep sağdan sola doğru. Güç ve enerji Türkiye’nin üzerinden geçmekte ve istikamet Doğu’dan Batı’ya. Sanki mecburi istikamet : ‘ Batılılaşmak ‘. Sanki Batı tek seçenek. Başka izlenecek kanal yok!

AB süreci ne kadar gerçek?

Son karikatür krizi de gösterdi ki Batı Avrupa safları sıklaştıracak. Sızıntıyı azaltacak ve kendi içine kapanacak. Medeniyetler çatışması gerçek ve 21nci yüzyılda bizle beraber. Sovyetlerin yıkılması ile Marx’ı Karacaahmet mezarlığına defnedenler biraz acele etmiş duruma düştüler. Davos’ta global kapitalizmin patronlarının Çin ve Hindistan’a gösterdiği ilgiden bunu anlıyoruz. Sınıf çatışması ve mücadelesi ulusal sınırları aştı ve tüm dünyaya yayıldı. Şimdi İngiltere’deki asil ve kapitalist sınıf işçi sınıfına karşı değil. Şimdi çokuluslu şirketlerin global kapitalistleri ve ulusların ’fakirleşen’ sınıfları var. Artık Macburger sokak köftecisine karşı. Şimdi artık dünyanın çelik üretimi Anglo-Saksonların değil Hintlilerin elinde. Ve global kapitalist Hintliler ’beyaz adamdan’ çok daha acımasız komprodor.

Bütün bu global denklemde tek bilinmeyen batının enerji açığı. Sanki İlahi adaletin tecellisi, dünyanın enerji kaynaklarının çoğuda ‘fakirleşen’ halk yığınlarının çoğunlukta olduğu Müslüman ülkelerde. Buyrun size  ‘Made in Turkey’ bir açmaz! 


Türkiye Örnek Olabilir mi?

Demokrasi tecrübesinde göreceli olarak  başarılı olmuş tek ülke Türkiye. İslam dininin ‘harfine ve ruhuna’ reform getirme çabasında olan tek ülke Türkiye. Türkiye acaba sadece Doğu’dan Batı’ya uzanan bir köprü mü? Eşzamanlı olarak Batı’dan Doğu’ya uzanan bir ülke olamaz mı Türkiye. Enerjinin ve gücün sadece tek taraflı değil çift yönlü aktığı bir coğrafya değil mi Türkiye?  Türkiye için alternatifler çok. Makul seçeneklerin mümkünatı var. Önemli olan bilinç altımıza yerleştirilmiş fikir kalıplarından kendimizi azad edebilmemiz. Tek seçeneğimizin ve nihai hedefimizin Batı’nın entegre parçası olmamız gerektiği saplantısından kendimizi kurtarmamız.
Son Güncelleme ( Pazar, 30 Ağustos 2009 01:52 )
Devamını oku...
 
Dörtiye = Dört Türkiye Yazdır
Engin Civan tarafından yazıldı   
Çarşamba, 01 Nisan 2009 00:03
Yerel seçim bitti. Medya-AKP savaşları başladı. Aydın Doğan’la Erdoğan’ın çekişmesi malum. Bu nedenle hangi grubun hangi seçim sonucunu ne şekilde yorumlayacağı da malum. Sonuç olarak Doğan medya mensublarının cebini ilgilendiren sorun, ekonomik krizle beraber daha da ağırlaştı. Büyümeyen pastanın en çabuk kendini gösterdiği sinir ucu medyadır. Ne de olsa alıştığı lüksten en zor vaz geçen meslek grubu onlar.

Başbakan Erdoğan, Başbakan Demirel’in taktiğini uygulayıp bol bol ‘bal’ dağıtsaydı, eminim sonuçlar başka türlü yansıtılırdı. Ama Erdoğan Demirel değil Özal felsefesine daha yakın olduğu için ’yerleşik’ medyayla mücadelesi devam edecek. Ufak bir açıklama yaparsak, Özal’in felsefesini oligarşik kapitalistlere karşı, Anadolu kapitalisti yaratmak olarak tanımlıyoruz. Ve doğal olarak aynı gurubun uzantısı medya Erdoğan’ın doğal hasmı konumunda. Erdoğan’ın politikalarının dinsel boyutu biraz daha baskın olsa da esas itici güç budur.

Şimdi Gelelim Sonuçlara :

İnternet medyası sayesinde bağımsız ve hiç bir etki altında kalmadan görüşlerimizi yazma olanağımız var. Şükürler olsun kimseye hesap vermek zorunda değiliz. Kimseye
Canak tutacak değiliz. ‘Çifte standartın’ iliklere kadar işledigi yerleşik medya mensubu olmamak güzel bir his.Yandaş medyanın yazamadığı ve yazmaya cesaret edemediği seçim analizinden söz edeceğiz.

Dört Türkiye’yle 21. Yüzyıla Devam :

Seçim sonuçlarına göre karşımıza dört parti ve dört Türkiye çıkmakta. Birincisi AKP.
Doğal oy gücü yüzde 35-40 civarında olan AKP,  merkez sağda kifayetsiz liderler, merkez solda kemikleşmiş muhalefetle yüzde 35 oranında oya sahiptir. 2008 ekonomik krizine kadar, dünyada likiditenin fazla oluşu nedeniyle Türkiye’ye giren yabancı sermayeye, başarılı taşaron ihracat da eklenince, AKP’in oyu yüzde 47’ye çıktı. Şimdi aynı oy yüzde 40’a düştü. Enteresandır, 2008’in son üç ayında ekonomik küçülme yüzde altı küsür, AKP’in oy kaybı yüzde 7. İlişki birebir.

Bu ilişki,Başbakan’ın üzerinde durması gereken bir olgudur. 2009’un ilk çeyreginde ekonomik büyüme tekrar eksi çıkacak. Eğer seçim Mayıs’ ta olsa AKP’in oy oranı yüzde 35’e düşerdi. Bill Clinton’un dediği gibi “It’s the economy, stupid = Salak! Mesele ekonomik”.

Birinci Türkiye AKP’in temsil ettiği seçmendir.
Din faktörü yüksek, büyük şehirlerde varoşlarda yaşayan, ekonomik pastadan biraz daha fazla pay alan, ılımlı Islam demokrasisi. Osmanlı’nın şaşalı günlerinin özlemini çeken, İslam’in ağır bastığı Türkiye’liği içeren grup.

İkinci Türkiye’yi CHP temsil etmektedir. CHP’in son seçimde kendi içinde ikinci bir CHP’ye hamile olduğu ortaya çıkmıştır. Birincisi kemikleşmiş, politbüroyu andıran CHP, ikincisi AKP’in laiklik konusunda samimiyetine güvenmeyen Türkiye. Antalya başta olmak üzere bunu sahillerde gördük. Batı Anadolu ve Trakya’da durum kendini gösterdi. Din boyutuna baktığımızda  doğal olarak Alevi oylarının çoğu CHP’de.
Son Güncelleme ( Çarşamba, 01 Nisan 2009 00:11 )
Devamını oku...
 
Erdemir ikinci bir şehir efsanesi olur mu? Yazdır
Engin Civan tarafından yazıldı   
Pazar, 22 Mart 2009 18:28

12 Eylül’e Giden Günlerde :

İçine düştüğü ekonomik çukurdan bir türlü çıkamayan Türkiye sonunda dramatik bir karar almıştı. Turgut Özal 24 Ocak 1980’de bir ekonomik paket açıklayarak, Türkiye ekonomisini dünyaya entegre etme operasyonunun düğmesi bastı. Paketteki enteresan karalardan biri faizlerin serbest bırakılmasıydı. Bu karar, cebini kendi bankasına bağlamış, sırtını gümrük duvarlarına dayamış bildiğimiz geleneksel holdingleri pek memnun etmedi. Karar yerleşik holdingleri memnun etmedi ama baraj kapıları açılmış oldu.

Bankalar faiz yarışına girmeden, ’banker’ adı verilen ’bir masa, bir kasa’ kuruluşlara mevduat sertifikası sattırarak, faiz rekabetine bulaşmadan kendilerini fonlamaya başladılar. Bu bankerler içinde, Sirkeci’de yıllardır ’tasarruf bonosu’ alıp satan ve gazetelerin küçük ilanlar bölümünde ismi sürekli var olan ’Banker Kastelli’ en popüler olanıydı. Doğal olarak, denetimsiz başlayan faiz yarışı ve ’risk kültürünün’ yerleşik olmadığı Türkiye toplumunda önüne gelen tüm nakit tasarufunu bankerlere yatırdı.

Sonunda, dünyanın bir çok ülkesinde piyasa ekonomisine geçerken yaşanan olayların benzeri filmler Türkiye’de de görüldü. Saadet zinciri kopunca, vaat edilen faizlerin bir ’Ponzi Tezgahı’ olduğu ortaya çıktı ve 3 milyar dolar buharlaştı. 12 Eylül askeri darbesinden sonra, Özal banker skandalından dolayı görevinden istifa etti. Darbeden sonra kurulan ve demokrasiye geçmek için hazırlanan Anayasa’nın üst kurulu olan Danışma Meclisi'nin Başkanı ‘001’ resmi plakalı makam aracıyla Ankara’da cebinden taşan mevduat sertifikalarıyla bir bankerin ofisinden çıkarken görüntülendi. Banker olayında ‘günah keçisi’ seçilen Kastelli yurt dışına kaçtı, cezaevine girdi.

Bütün bu olaylar yaşanırken geriye bir şehir efsanesi kaldı. Söylentiye göre bir çok ordu mensubunun ve özellikle üst düzey muazzaf ve emekli subayın parası bankerlerde batmıştı. Söylenti şehir efsane olarak kaldı, hiç bir zaman batan paraların dökümü yapılmadı.

Erdemir’in Özelleştirmesi :

Ordu Yardımlaşma Kurumu (OYAK) Erdemir olarak bilinen ve amiral gemisi Ereğli Demir Çelik fabrikaları olan grubun yüzde 49.2 hissesini açık artırmayla 2005 senesinin Ekim ayında $ 2.96 milyar dolara satın aldı. İhaleye giren dünya devi çelikçiler ve yerli şirketler fiyatın çok yükseğe çıkması nedeniyle sonunda ihaleyi OYAK’a bıraktılar. Böylece, devletin özelleştirme dairesine ait olan bir kurum, devletin silahli kuvvetler mensuplarına ait bir yardımlaşma kurumuna satıldı. Ve bunun adı özelleştirme oldu.

Ayrıca, satın alınma şartları arasında işçi çıkarma ve kadro azaltma konusunda OYAK’a sınırlama getirildi. O günlerde çıkan ekonomi haberlerine göre, Erdemir’in ürettiği ton başına çalıştırdığı işçi sayısı dünya standartlarının üzerindeydi.

OYAK BANK SATIŞI :

Yaklaşık 2 sene sonra, 2007 senesinin Aralık ayında Oyak Bank Hollanada’lı ING Bank’a 2.7 milyar dolara satldı. Böylece OYAk grubu yaklaşık 3 milyar dolara satın aldığı Erdemir’in 2.7 milyar dolarını bankanın satışından karşılamış oldu. Böylece fonlama sıkıntısı çekilmedi.

Son Güncelleme ( Pazar, 22 Mart 2009 18:44 )
Devamını oku...
 
ZİRK TEĞET Yazdır
Engin Civan tarafından yazıldı   
Salı, 03 Mart 2009 10:25

Bu ne başlık? İlginç kelime. Teğet kelimesi ister Türkçe olarak soldan sağa, ister Arapça olarak sağdan sola okunsun farketmiyor. Teğet aynı teğet. Ama sıra krize gelince biraz farklı. Krizi sağdan sola okursanız, ortaya “ZİRK” çıkmakta. Yaygın dillerde bir anlamı yok.

Bir yıldır yazıyorum, ısrarla uyarıyorum, endişelerimi sizlerle paylaşıyorum. Kimse bu krizi doğru okumadı, okuyamadı. Belki de sağdan sola okudu. Őnce teğet geçer dendi, sonra bankalarımız 2001 krizinden sağlam çıktı dendi. Ama hala krizin dibi gözükmedi.

Teşekkürler, Çok Teşekkürler

2008 senesinin Subat ayında yazdım, “2001'i ararmıyız?”. Sayın Prof. Hurşit Güneş benden 365 gün sonra aynı tesbiti yaptı. Kendisine şükranlarımı sunuyor, diğer uzmanlik alanı olan, klarnet ve gırnata konusunda bilgilendirici yazılarını bekliyorum. Ne de olsa Şile’den ötesi Kandıra.

Günümüzün popüler ekonomisti Roubini İstanbul’u ziyaret etti. Elit mekanlarda havyar yedi, ahkam kesti. “Kriz dahada derinleşebilir!”. “Kara Delik CDS’ler” yazımda belirttim. Toplam swap riski 60 trilyon dolardır. Bu toplam riskin iyimser tahminle %5’i dönmese, 3 trilyon dolar eder. Dahi olmaya, sofistike araştırmalara gerek yok. Global kurtarma paketi 3 trilyon dolara çıkıncaya kadar, ekonomik krizin dibini göremeyeceğiz.

Daha Neler Olacak ?

Adeta bir komünist ülke gibi, ‘çaycı markası’ parası, ithalat  yasakları, yerli malı adaleti ile kendi kabuğunun içinde yaşayan Türkiye, Őzal’la beraber dünyaya açıldı. İnişli çıkışlı bir yolda ilerleyerek dünyaya entegre oldu. Bu noktadan artık geri dönüş yok. Doğal olarak,Türkiye ekonomisi dünyada olan değişikliklere artık eskisi kadar bağışık değil. Bu nedenle bu krizden etkilenmemek elde değil. 2001 ‘Made in Turkey’ bir krizdi. Bu sefer global bir krizin içindeyiz. ABD’yi suçlamakla sorun çözülmeyecek. Diare olmuş hastaya öksürük şurubu verilerek yapılacak tedavinin kimseye faydası yok.

Avrupa Zorda :

Doğu Avrupa’da yaşanan kriz, Avro’yu stress altına soktu. Almanya eksi büyümede ve küçük ülkeleri kurtarmaya yanaşmıyor. Avro’nun siyasi birlik konusunda zayıflığı dolara karşı değer yitirmesine yol açacak.

Avrupa’nın küçülmesi, Türkiye’nin ihracatını zora sokmakta. Umarım, Ankara’daki büyüklerimiz, her bir puanlık küçülmenin, ihracata kaç puan olarak yansıyacağını hesaplayıp, kamuoyuna anons ederler.

Devamını oku...
 
ZOPROL 30mg Yazdır
Engin Civan tarafından yazıldı   
Perşembe, 29 Ocak 2009 02:33

Bu haftanın başlığını yeni bir gezegen, yeni bir kimyasal element filan sanmayın değerli okurlar.Zoprol basit bir mide ilacının Türkiye’de satılan markasının adı sadece. Zoprol, mide yanması, ekşimesi, moda deyimiyle, reflüye karşı kullanılan sıradan bir ilaç. Lisansı 1997 yılında çıkmış.Doğrusu ilacın ne olduğu beni pek ilgilendirmiyor. Beni  ilgilendiren ilaç kutusunun üzerinde yazanlar.

Zoprol kutusunun üzerinde ’14 Mikropellet Kapsül’ ifadesi büyükçe harflerle yazılmış. Altında ise ‘Proton Pompası İnhibitörü’ yazılı.

Dile kolay tüketici vatandaş bu ilacı eczaneden alacak, kutunun üzerini okuyacak ve anlayacak. Buyrun, isterseniz kelimeleri tek tek açalım. “Mikro” güzel Türkçemize uzun zaman önce girmiş artık çıkarması zor. Ancak “pellet” ufak tanecik anlamına gelen İngilizce bir kelime. Őrneğin, avcıların kullandığı saçma fişeğine İngilizce’de ‘pellet’ deniyor. Gelelim kapsül kelimesine. O kelime de artık güzel Türkçemiz’e çift dikiş girmiş bir kelime. İlaç hap, yani tablet şeklinde olmadığı, silindir biçiminde iki ucu bombeli plastik şekilde olduğu için kapsül denmiş. Tıpkı Apollo uzay aracının astronotları taşıdığı uzay kapsülü gibi. İngilizce’den transfer bir futbolcu, pardon, kelime.

Diğer ifadeye batığımızda, birinci kelimemiz proton. Fizikten tıbba geçmiş bir kelime, atomun bir parçacığı. İkinci kelimemiz malum, pompa. İtalyanca kökenli bir kelime. Son kelimemize gelince beni en çok güldüren kelime bu, ‘İnhibitörü’. “İnhibit” anlam olarak engel olma, men etme, yasaklama demek. Sizin anlayacağınız, ‘Proton pompası engelleyicisi’ olarak çevirebiliriz bu cümleyi. Bu şekilde kutunun üzerine yazılsaydı ,hiç olmazsa ‘yenildik ama ezilmedik’ olurdu.

Ankara’da ki Büyüklerimiz Bilir :

Doğal olarak bu ilacın nasıl satılacağını ve üzerinde neler yazacağını ortalama okur-yazarlık seviyesinin ilkokul 5 olduğu ‘Cennet Vatan’ Türkiye’de, TC  Sağlık Bakanlığı mutlaka düşünmüştür. Vatandaş mutlaka şeffaf devlet anlayışıyla bu ilacı okuyup anlayacak ve en verimli şekilde kullanacaktır.

Değerli okurlar paketin içinden çıkan açıklama kısmına girmiyorum bile yoksa yabancı diller fakültesine kayıt olmanız gerekebilir.

Son Güncelleme ( Salı, 03 Mart 2009 10:42 )
Devamını oku...
 
Komşuda pişer... Yazdır
Engin Civan tarafından yazıldı   
Pazar, 14 Aralık 2008 22:34

Benzer kültürler

Yaşı müsait olanlar hatırlar. O zamanki medya dünyasının kalbi olan Bab-ı Ali’de duayen gazeteci Burhan Felek’ti. Lisede öğrenciyken yazılarını okurdum. “Yunanlılarla Türkler aslında aynı kültürün insanlarıdır. Sadece biri camiye, diğeri kiliseye gider” mealinden yazdıklarına çok şaşırmıştım. O günkü Türkiye’de bu konulara bu şekilde yaklaşılmazdı. Zaman geçti, dünya değişti, bakış açıları genişledi. Her ne kadar iki komşu ülkede varoluş nedenleri düşmanlığın devamına bağlı ’çekirdek’ kadrolar olsa da durum bugün biraz farklı.

Yunanlı gençler neyin peşinde?

Yunan polisi bir genci öldürdü ve Yunanistan’da günlerdir şiddet olayları durulmadı. Gençlerin hiddetini, Yunanlıların devlete saygısızlığıyla, aşırı şımarıklıkla açıklayanlar var. Yunanistan’ın geçirdiği cunta doneminden sonra karşıt gücün reaksiyonu olarak yorumlayanlar var. Komşumuzda yaşanan olayları daha geniş açıdan ele alan yok. Olaylar basit bir polisiye olay, basit bir reaksiyon değildir. Olaylar Avrupa’ya sıçramıştır ve komşuda ve Avrupa’da yaşayan özellikle eğitimli gençler gelecekten ümitlerini kesmişlerdir.

Olayın sosyal dinamikleri nelerdir ?

Tüm faktörleri sıralamak mümkün ancak hangisinin yüzde kaç rol oynadığını belirlemek zor. İsterseniz birkaç önemli faktörü sıralayalım. AB, küreselleşme, global kriz ve internet.

Avrupa Birliği (AB), Yunanistan gibi küçük ülkelere getirdiği kendi parası, kendi düzenlemeleri ve denetlemeleriyle tamamen kırılgan, aslında esnek olmayan bir sistem yaratmıştır. Sermaye piyasaları, emek piyasaları ve üretim fonksiyonları tamamen katı kalıplar içine zorlanmıştır. Brüksel’deki memurlar karar verici duruma gelmişlerdir.

Küreselleşme, sermayeyi aşırı mobil hale getirerek merkez ülkelerin çıkarlarını koruma durumuna sokmuştur. İşler kotüye gittiğinde aşırı seyyar hale gelen sermaye yerel şartlara ve sosyal maliyetlere bakılmadan başka pazarlara yöneltilmektedir.

Global kriz Amerika’dan çıktığı için ABD ve Batı Avrupa kendi güvenliğini sağlamak üzere sermayenin seyyarlığından yararlanarak hemen merkeze kaynak aktarımına geçtmiştir ve bu durum çevre ülkeleri zorlamaktadır. Birinci sonuç işsizliktir. Özellikle Avrupa’da eğitim seviyesi yüksek gençler arasında işsizlik ciddi boyutlara ulaşmış ve ‘talebe’lik alternatif yaşam tarzı olmuştur.

İnternet bedava iletişim kaynağı olarak yerleşik medyanın ve elitlerin tekelinde tuttuğu iletişim ve bilgi kaynağını herkese açmıştır. Şimdi artık ‘blog’lar var. Şimdi artık hiç kimseye hesap vermek zorunda olmayan yazarlar var. Yunanistan’da başlayan ve İtalya, Fransa, Almanya ve İsviçre’ye sıçrayan olaylar raslantı değildir. İnternetin payı büyüktür. Yerleşik medyalar artık bir ülkede yaşanan olayları sadece o ülkenin sorunu gibi yansıtamıyorlar. En azından başka kaynaklardan bilgilenen gruplar var.

Son Güncelleme ( Pazar, 14 Aralık 2008 22:46 )
Devamını oku...
 
20'lik Grup Yazdır
Engin Civan tarafından yazıldı   
Pazartesi, 17 Kasım 2008 13:59

Bugün Sn. Başbakan Washington’dan ayrılıyor. Grup 20 toplantısı bitti, tarihi bir dönüm noktası yaşandı. Dünya sonradan üzerinde fazlasıyla yazılıp çizilecek bir dönemden geçmekte. Bugünlerde yaşanan olayların kısa bir tarihsel analizini yapmazsak ne içinden geçtigimiz dönemin önemini anlarız, ne de önümüzdeki aylarda yaşanacakları.

II. Dünya Savaşının Son Perdesi Kapanmıştır :
f
Sovyetler çökünce önemli bir  perde kapanmıştı. Dünya finansal krizinin patlaması ve Grup-20’nin Washington’da toplanması II. Dünya savaşının son perdesini kapatmıştır.Türkiye’nin de üye oldugu NATO ve BM son dünya savaşının doğurduğu iki kurumdu.NATO Rus tanklarının Gürcistanı ziyateriyle doğal sınırlarını anladı. BM’nin çatı altı kuruluşları olan Dünya Bankası ve IMF de dünya ekonomik kriziyle demode olduklarını anladılar. (Bkz ‘Takada iki Dinazor’, 2001 tarihli yazım).

İngiliz Başbakanı Brown, Washington’da itiraf etti ve IMF’nin kurulduğu dünyanın bugünkü dünyayla fazla ilgisi kalmadığını belirtti.

Yeni Bir Dünya Düzenine Doğru :

Bugüne kadar dünya finansal krizleri G-7 tarafindan çözülmüştü. Bu sefer Bush’un da ifade ettiği ‘eğer bir şey yapmazsak Büyük Depresyondan daha büyük bir depresyon çıkacak’ paniği, Amerikalıları bu toplantıya zorladı. Tabii ki Çin, Hindistan, Rusya ve S. Arabistan’ın elindeki döviz rezervleri G-7’in iştahını kabartmakta. G-7 artık dünyanın tam hakimi değil. Avrupalılar ve özellikle Sarkozy durumun farkında ve kendine göre bir oyun planı var.

Sarkozy’nin Uyanıklığı :

Ekonomik kriz patlamadan önce Sarkozy AB’nin tek başına süper güç olamıyacağını anlamış ve ABD’yle stratejik askeri işbirliğine girmişti. Krizden sonra Sarkozy  AB’nin tek başına bu işin altından kalkamadığını görüce üç hafta önce Bush’a özel bir ziyarette bulundu. Bugün sonuçlanan Grup 20 toplantısının gerçekleştirmesi için Bush’u ikna etti.

Son Güncelleme ( Salı, 18 Kasım 2008 12:23 )
Devamını oku...
 
Bir OBAMA da Benden Yazdır
Engin Civan tarafından yazıldı   
Perşembe, 06 Kasım 2008 18:49

Önüne gelen meşrebine göre bir Obama analizi yapıyor. Obama’nın Başkan seçilmesini devrim olarak gören var, başarıyı komplo olarak yorumlayan var, kıyamet alemati olarak gören var, dünyanın ve Türkiye’nin yakaladığı bir firsat olarak gören var. Obama’yla ilgili hem ’kelam’ farklı hem ’tasvir’.

Nacizane bendeniz de kendime göre bir iki noktayı vurgulamak isterim. Yorumu sizlere bırakıyorum.

1)  Her iki adayla bire bir tanıştım ve konuştum. Bence McCain daha ağır başlı ve karizmatik bir kişilik. Obama daha cana yakın ve ‘esnek’ bir kişiliğe sahip. Bana göre klasik Amerikan Başkanı tanımına McCain daha yakın duruyordu.

2)  Amerikan halkının ciddi fay hatlarıyla bölünmüş olduğunu sonuçlarda görmekteyiz. Öncelikle lise mezunu ve altı öğrenim seviyesindeki beyazlar McCain’den yana tercih kullanırken, zenciler aşırı çogunlukla Obama’yı destekledi.

‘Hispanic’ olarak tanımlanan Orta ve Güney Amerikalıların tercihi yüzde 55-60 civarında Obama’dan yana oldu.

Eğitim seviyesi yükseldikçe beyazların Obama’dan yana oy kullandıkları dikkati çekti. Yaşadığım ve ABD’nin eğitim seviyesi en yüksek ‘county = yöresi’ olarak bilinen 400 bin nüfuslu Montgomery’de Obama oyların yüzde 71’ini aldı. Montgomery ‘County’de zenci ve ‘Hispanic’ nüfus yüzde 15’i geçmediğine göre yüzde 71 müthiş bir ‘beyaz adam’ desteği olarak görülmeli. Özellikle eğitim seviyesi yüksek ve dünyayla daha fazla entegre olmuş nüfus katmanı olarak bu nokta çok ilginç.

3) Türkiye’de her zaman  ilgi çeken Amerikalı Musevilerin tercihi de dikkat çekici. Amerikan nüfusunun yüzde 2’sini oluşturmalarına rağmen, toplumdakı etkin konumlarından dolayı, özellikle Israil’e yönelik dış politika oluşumunda belirleyici olan bu grup, tercihini Obama’dan yana kullandı.

Hatırlarsınız, Bush’un ikinci seçiminde, Demokrat Partinin Kerry’le beraber Başkan Yardımcısı adayı olan Musevi asıllı senator Lieberman son ana kadar McCain’le beraber tüm ülkeyi dolaştı. Bu saf değiştirme desteğine rağmen, göbek adının Hüseyin olmasına rağmen, McCain’in açıkca İsrail’i deskteklemesine rağmen, Amerikan Musevileri Obama’yı destekledi. Bu gelişme Orta Doğu’da beklenen gelişmeler için ciddi bir sinyaldir.

4) Obama’nin estirdiği rüzgar Amerikan meclisinde kendini gösterdi ve Demokratlar Senato ve Mecliste çoğunluğu ele geçirdiler. Obama işe eli güçlü olarak başlamakta, ancak bu konum onun için aynı zamanda bir yükümlülük de getirmekte. Ekonomik krizi durduramazsa mazareti olmayacak.

Son Güncelleme ( Perşembe, 13 Kasım 2008 01:10 )
Devamını oku...
 
<< Başlat < Önceki 1 2 Sonraki > Son >>

Sayfa 1 > 2